Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Düzeltmemiz gereken ilk yer: Yargı

TBMM Başkanı Köksal Toptan, Türkiye’deki kadar geniş dokunulmazlıkların dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde olmadığını söyledi.

Bunca yıldır siyasetin içinde olan ve artık TBMM Başkanlığı konumuna kadar yükselmiş bir politikacının böyle bir şey söylemiş olmasını hafife almamak gerek.

Türkiye’de çok geniş kapsamlı milletvekili dokunulmazlıklarının yanı sıra asker ya da sivil kamu görevlilerinin de “dokunulmazlıkları” var.

Bu dokunulmazlıkların kalkmadığı bir ülkede “hukukun üstünlüğünden” söz edebilmek mümkün değil.

Çünkü dokunulmazlıkların bu kadar geniş tutulması aslında bir tek şeye işaret ediyor: Yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına güvenilemiyor olması.

Herkesin kendine göre bir nedeni var elbette. Kimisi yargının “bağımsız” olmadığına inanıyor, kimisi “tarafsız” olmadığına. Ve herkesin de kendine göre haklı sayılabilecek gerekçeleri de var.

Demek ki gözümüzü dikmemiz gereken ilk yer yargı.

Yargıç ve savcı atamalarında siyasetin etkisinin azaltılması, yargı içindeki terfi ve tayinlerin her türlü etkinin dışında kalacak şekilde kesin kurallara bağlanması, hukuk fakültelerindeki eğitimin “hukuk bilinci yerleştirmeye yönelik” olması gibi bir dizi önlemin alınması gerekiyor.

Bunu başarabildiğimiz gün bugün tartıştığımız sorunların büyük çoğunluğunu konuşmuyor olacağız.

Gözüm hepsinin üzerinde!

FETHULLAHÇILARIN düzenlediği bir toplantıda siyaseten çok eleştirilen bir konuşma yapan Bolu Valisi, “İnsan hakları ve demokrasi savunuculuğundan vazgeçmeyeceğim, bol bol konuşacağım” dediğinde şöyle yazmıştım:

“Gözüm üzerinde olacak! Söylediklerin ile yaptıklarının tutarlılığını denetleyeceğim!”

Malum cemaat buna çok kızdı ve bu konuda birçok e-posta aldım.

Ana fikirleri ortak mektuplar bunlar: “Sen nasıl devletin valisine gözüm üzerinde olacak dersin?”

Demokratik bir ülkede, kamu görevlileri, düzeyleri ne olursa olsun, halka hizmet için vardırlar. Onların konuşmalarından çok, iş yapmalarını bekleriz.

Kamu görevlilerinin kendilerini “halkın hizmetkárı” olarak görmedikleri bizim gibi ülkelerde gerçek bir demokrasiden de söz edemeyiz.

“Ceberut devlet” geleneğinin bir devamı sayılması gereken bu durum ile mücadele etmek de, demokrasilerde gazetecilerin görevidir.

Gazeteci, halk adına denetim görevini yerine getiren insandır.

Gördüğü aksaklıkları, haksızlıkları, yanlışlıkları yazmalıdır ki halk, kendi ödediği vergiler ile beslenen büyük devlet mekanizmasının unsurları olan kamu görevlilerini denetleyebilsin!

Cemaat kültürü içinde yetişmiş ve bir kişiye koşulsuz sadakati kendi varlığı için yeterli gören kişilerin bunu anlayabilmeleri elbette mümkün değil.

Cemaatçi anlayış ile mücadele de zaten bunun için gereklidir.

Sonuç olarak, gözümün Bolu Valisi’nin üzerinde olması, benim işimin gereği olarak yerine getirmem gereken bir görevdir.

Sadece onun değil, gözüm hepsinin üzerindedir, bu vesileyle bunu tekrar hatırlatmış olayım.

Özür yetmez, özeleştiri de lazım

TOPKAPI Sarayı’ndaki konseri basan Alperen Ocakları’nın yöneticisi, piyanist İdil Biret’i telefonla arayıp özür diledi. Gazetelere “Çiçek yaptırıp, ziyarete gideceğiz” dedi.

İlk bakışta “incelikli bir davranış” gibi görünüyor ama bir problem var ki özür dilenmesi gereken tek kişi İdil Biret değil.

O gün o konsere gidenler, gösterinin yapıldığı, insanları korkutacak tabloların yaşandığı sırada o civarda bulunanlar ve en sonunda da bütün Türkiye özür bekliyor aslında.

Ve özürden daha önemlisi, bu kuruluşun ve arkasındaki siyasi partinin “demokratik tepki” anlayışlarını gözden geçirmeleri de gerekiyor.

“Demokratik tepki” böyle ortaya konulmaz. Şiddet kültürünün çok güçlü etkisi altındalar ve yaptıkları marifeti “demokratik tepki” kılığına sokamazlar.

Gazetelerde savcılığın olay ile ilgili soruşturma başlattığı da yazıldı.

Yetmez: Bir soruşturmanın da bizzat İstanbul Emniyet Müdürlüğü ya da Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından açılması gerekli.

Polisin, demokratik ve yasal sınırların dışına çıkan gösterilerde “adamına göre muamele etmesi” kabul edilemez.

Türkiye, polisin bu tutumunun acısını 12 Mart ve 12 Eylül öncesinde çok yaşadı. O tarihlerde bu sorunun üzerine gidilemediği içindir ki sokaklar sonunda şiddete teslim oldu, polise güven azaldı.

O gün sarayın önünde gösteri yapanlar mesela solcular olsaydı, hiç kuşku duymayın ki en az on kişi gözaltına alınmış, toplantı aşırı şiddet kullanımıyla dağıtılmış olurdu.

Polisin aşırı şiddet kullanımını onaylıyor değilim elbette. İstediğim, herkese benzer uygulamanın yapılması.

O gösteride neden bir kişinin bile gözaltına alınmadığını, Emniyet Müdürü’nün inandırıcı bir şekilde açıklaması gerekiyor.