2018 yılının Mayıs ayında yayınlanan kitabımın adı “Şaşırma Duygumu Kaybettim – Hükümsüzdür” adını taşıyordu.
Benim yaşımdakiler hatırlarlar; gençlik yıllarımızda nüfus cüzdanı, pasaport, “şebeke” adı verilen üniversite öğrenci kimliği filan kaybedildiğinde yenisini çıkarmadan önce Türkiye çapında dağıtılan gazetelerden birine ilan vermek gerekirdi.
Şöyle bir şey: “Nüfus cüzdanımı kaybettim. Hükümsüzdür! Ad, soyad.” Kelime sayısı ne kadar az olursa o kadar ucuza gelirdi.
Kitabın adı o ilanlardan mülhemdi ve Erdoğan rejiminde şaşırma duygum tamamen yok oldu.
Yeniden böyle bir duygum olabilecek mi, yaşadığım, gördüğüm bir şeye şaşırabilecek miyim, artık ondan da emin değilim.
Başıma bu iş gelene kadar şaşırma duygusunun çok önemli olduğunun farkında da değildim.
Meğerse ne kadar önemliymiş.
Şaşırma duygunuzu koruyabilmeniz için normal bir rejimde yaşamanız gerekiyor.
Yani her şeyin yazılı ya da yazısız, genel kabul görmüş ilkeler, kurallar çerçevesinde gerçekleştiği bir ülkede yaşıyor olmalısınız ki bunun dışına çıkıldığında şaşırabilesiniz.
Ama her gün başta Anayasa olmak üzere, kanunların, sözleşmelerin vs. kolayca yok sayılabildiği bir ülkede yaşıyorsanız bir süre sonra hiçbir şeye şaşırmaz hale geliyorsunuz.
Şaşırma duygusunun yokluğu, aynı zamanda kişisel haklarınızdan artık asla emin olamayacağınız bir tabloya işaret ediyor.
Başınıza her şey gelebilir ve bu gelen şey siz dahil kimseyi şaşırtmaz.
İşte Fatih Altaylı’nın durumu tam olarak böyle!
Gazeteci Altaylı, YouTube kanalında söylediği bir söz nedeniyle Cumhurbaşkanı’na fiili saldırı ve tehdit suçlamasıyla 22 Haziran gününden beri tutuklu olarak cezaevinde.
Dün bu suçlamayla ikinci kez hâkim karşısına çıktı ve İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Altaylı’yı bu suçlamayla 4 yıl 2 ay hapse mahkûm etti. Altaylı’nın tutukluluğu devam edecek.
Buna şaşırmadım.
Şikayetçisi Cumhurbaşkanı olan bir davada, rejimin yargısının aksine bir karar vermesine şaşırırdım.
Çünkü artık genel kural bu: Kanunların ne yazdığını filan boş verin, gözünüz kulağınız Cumhurbaşkanı ya da yakın çevresinde olsun, kararın nasıl çıkacağını oradan anlarsınız!
Altaylı’nın tutuklanmasının ardından yazdığım yazı şöyle bitiyordu:
“Hukuk fakültelerinde hukuk öğretiminin artık geride kaldığını, hukuk mezunlarının önemli bölümünün hukuk öğrenmeden mezun olduklarını geçenlerde yapılan hukuk mesleklerine giriş sınavında öğrenmiştik.
Altaylı’nın başına açılan bu soruşturmadan sonra bir endişem daha var artık: Acaba liselerdeki Türkçe edebiyat dersleri de mi es geçiliyor?
Hukuk fakültesinde hukuk öğrenmeden mezun olanlar, liseden de Türkçe öğrenmeden mi mezun olmuşlar?”
Evet, bu karardan sonra, “söz ile fiili saldırı” yapılabileceğini düşünen birisinin, liseden Türkçe öğrenmeden mezun olması gerektiğini de rahatça söyleyebilirim.
Daha önce de yazmıştım, tekrarlayacağım.
Fatih Altaylı’nın cezalandırılmasına gerekçe yapılan Türk Ceza Kanunu’nun 310. Maddesi’nin 2. Fıkrası şöyle:
“Cumhurbaşkanına karşı diğer fiili saldırılarda bulunan kimse hakkında, ilgili suça ilişkin ceza yarı oranında artırılarak hükmolunur. Ancak, bu suretle verilecek ceza beş yıldan az olamaz.”
Bizim Ceza Kanunumuz, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçunu ayrıca düzenliyor.
Buradan da anlıyoruz ki “Cumhurbaşkanı’na fiili saldırı” suçu sözle, yazıyla gerçekleşemez.
Eğer söylenen bir söz ya da yazıdaki bir cümle, “fiili saldırı” kapsamında değerlendiriliyor olsaydı, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçu diye ayrı bir suç tanımı ve ceza tayini gerekmezdi.
Madde Cumhurbaşkanı’na suikast teşebbüsü suçunu da suikast gerçekleşmiş gibi cezalandırdığına göre de zaten ikinci madde “yaralamaya yol açmayacak fiili saldırı” şeklinde yorumlanmalı.
Mesela Cumhurbaşkanı’na yumurta atamazsınız.
Eğer mahkeme, bu fiili saldırı sırasında kullanılan nesneyi “silah gibi” değerlendirirse de zaten yine birinci fıkrada düzenlenmiş suikast suçu gerçekleşmiş gibi yargılanırsınız.
Öyle bir durum olsaydı Altaylı zaten aynı maddenin “suikast” eylemini cezalandıran birinci fıkrasına göre yargılanacaktı.
Onun için bu maddenin tanımladığı “fiili saldırı” yaralanmaya yol açmayacak düzeydeki fiili saldırıları kapsıyor olmalı.
Fatih Altaylı’nın mahkumiyetine gerekçe yapılan konuşması, adı üzerinde “konuşma.”
Konuşarak bir T.C. vatandaşını rencide edecek bir eylemde bulunuyorsanız bu, fiili saldırı değildir.
Geriye kalıyor Altaylı’nın “tehdit” suçu işleyip işlemediği meselesi.
TCK, “tehdit” suçunu 106. Maddesinde düzenliyor:
“(1) Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı dokuz aydan az olamaz. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikâyeti üzerine, iki aydan altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
(2) Tehdidin;
a) Silahla,
b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle,
c) Birden fazla kişi tarafından birlikte,
d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak,
İşlenmesi halinde, fail hakkında iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ceza verilir.”
Bir hukukçunun, Altaylı’nın video yayınında söylediği sözleri, kanunun bu maddesi ışığında “tehdit” olarak değerlendirebilmesi için bizzat “tehdit altında” olması lazım gibi geliyor bana.
Türkiye hukuk devleti olmaktan çoktan çıktı. Anayasa’da öyle yazıyor ama takan yok.
Ve artık tartışılmayacak şekilde görüyoruz ki kanunların filan da bir anlamı yok.
Muktedirin keyfine göre vatandaşlara ceza kesilen bir düzene geçtik.
Padişahlar, krallar bile kendilerini çıkardıkları kanunlar ile bağlı kabul ediyorlardı, Türkiye’de artık böyle bir kural da kalmadı.
Onun için Altaylı’nın mahkûm edilmesine hiç şaşırmadım.
———————————————-
