Geçtiğimiz hafta sonu memleketimizin polisi, İstanbul’da fazla mesaideydi.
Birçok “eğlence yeri” basıldı, içeridekiler polis tarafından arandı.
“Eğlence yeri” dedim ama bunun nedeni eski gazeteci olmam; böyle yazınca gözünüzün önünde ne canlandı, bilemiyorum. Bildiğiniz lokantalar ve barlardan söz ediyorum.
Böyle baskınlarda ışıklar yanıyor, “eğlence” kesiliyor ve polisler içeri girip kimlik kontrolü yaparak insanların üzerini arıyorlar.
Ne buluyorlar derseniz, son aramayla ilgili olarak net olarak bir şey söyleyemem ama tahmin edebilirim.
Üç beş nefes muhtelif madde, yedi-sekiz hap, ihtimal aranan önemsiz birkaç eleman.
“Arananlar” niye daha önce teslim olup infaz affıyla sokağa salınmayı tercih etmemişler, bilmiyorum.
Bu “ciro” için yapılan yatırım; binlerce polis memurunun mesaisini harcamak, bilmem kaç litre yakıt yakmak vs.
Diyelim ki bunları zaten vatandaşlar olarak vergilerimizle ödüyoruz ki polis bu görevlerini yapsın bizler de huzur içinde yataklarımızda uyuyalım.
Tabii herkesin uyuması gerekmiyor; isteyen de uyumaz, biz gecenin o saatinde ne yaptıklarına karışamayız.
Ancak sorun sadece bu değil: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, gencecik kızların, oğlanların ve benim gibi toprağa yan gözle bakanların huzur içinde bir hafta sonunu arkadaşlarıyla eğlenerek geçirme haklarının çiğnenmesine ne diyeceğiz?
Türkiye Cumhuriyeti olarak bildiğimiz ve çocukluğumuzda ilelebet yaşaması için canımızı vermeye hazır olduğumuza her sabah ant içtiğimiz ülkenin kanunlarına göre “polisin durdurma ve kimlik sorma yetkisi” belli durumlar için geçerli.
Buna göre polis, bir suç ya da kabahati önlemek için bunu yapabilir.
Tabii beceriksizse!
Suç işleyecek olanların kimler olabileceğini önceden bilmiyorsa.
İstihbaratı yetersizse.
Gördüğümüz gibi polis, gece vakti her yeri bastı ve herkesi aradı.
Bu nasıl bir istihbarat, bu nasıl bir polis çalışmasının sonucu oldu?
Polis müdürü olsaydım, aksine üzülürdüm, iki üç şüpheli için bütün vatandaşların huzurunu kaçırdım diye!
Kanunlarımıza göre polisin vatandaşların üstünü ve araçlarını el ile arayabilmesi “mülki amirin görevlendireceği kolluk amirinin yazılı, acele hâllerde sonradan yazıyla teyit edilmek üzere sözlü emriyle” yapılabilir.
Kolluk amirinin kararı “yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına” sunulur.
Kanunlarımıza göre bir vatandaşın üstünü aramak için “gerektiren şartların mevcudiyetine” ihtiyaç var.
“Gerektiren şartlar” şunlar:
* Bir suç veya kabahatin işlenmesini önlemek,
* Suç işlendikten sonra kaçan faillerin yakalanmasını sağlamak, işlenen suç veya kabahatlerin faillerinin kimliklerini tespit etmek,
* Hakkında yakalama emri ya da zorla getirme kararı verilmiş olan kişileri tespit etmek,
* Kişilerin hayati, vücut bütünlüğü veya malvarlığı bakımından ya da topluma yönelik mevcut veya muhtemel bir tehlikeyi önlemek.
Günümüzün teknolojik imkanlarını göz önüne alırsanız bütün İstanbul’u, yerli ya da turist demeden aramaya tabi tutmak, bu kanuna göre hayli komik.
Çünkü bunun için de “makul sebep” lazım.
Ne oldu da polis Mücella’dan ya da Şerafettin’den kuşkulanıp, üzerlerini aramaya ihtiyaç duydu?
Bir makul neden yoksa yapılan iş esasen -söz meclisten dışarı- “eşkıyalık” tanımına girer.
Zaten şehir eşkıyası ile polisi ayıran temel şey, birincilerin kanun dışı olması, ikincilerin kanunun verdiği yetkileri kullanmasıdır.
Kusura bakmayın ama kimsenin Türk polisini bu duruma düşürmeye hakkı yok.
Bu kentin polisi, en akıl almaz cinayeti bile iki günde çözebiliyor.
Hatırlayalım; bir turist kadın, gecenin bir vakti ölü bulundu ve polis katili bulmakla kalmadı, kadının öldürülene kadar hangi sokakta kaç dakika vakit geçirdiğini bile öğrenmişti.
Yani polisi görevini yapması için kendi hâline bırakırsanız zaten aradığınız torbacıları da küçük kızları, oğlanları tuzaklarına düşürmek için dümenler çevirenleri de uyuşturucu baronlarını da bilemediniz bir hafta içinde enseler.
Ama bir hafta sonu bütün İstanbul’da lokantaları, barları, gece kulüplerini bastırıyor ve bunu suçluları yakalamak gerekçesiyle açıklıyorsanız, aklımızla dalga geçiyorsunuz demektir.
Başka niyetlerinizi, bu kılıfla örtmeye çalışıyorsunuz diye düşünürüz.
Bunun adına demokratik ülkelerde “polis terörü” deniliyor; bizim ülkemizde böyle diyemeyiz elbette.
Sadece “ayıp oluyor” demek de yetersiz kalıyor.
“Yakışıyor mu” desem, anlamsız, yakıştırıyorlar demek ki.
Türkiye’de yazı yazmak gerçekten büyük bir sorun olmaya başladı.
Bakın, bu yaptıklarına ne diyeceğimi bile kestiremiyorum.
