Televizyonlarda yayınlanan bazı yarışma programlarından alınmış kısa videolar Instagramda, TikTok’ta filan zaman zaman karşıma çıkıyor.
Bunların ortak özellikleri, yanıtını herkesin kolayca bilebileceği sorulara verilen yanlış yanıtlar ile ilgili olmaları.
Böylece “göbeğini kaşıyan adamın” cehaletine ağlamak yerine gülebiliyoruz.
Önceki gün Kim Milyoner Olmak İster isimli yarışmadan bir video akışa düştü.
İzledikten sonra hatırladım; o günlerde sosyal medyada bu yanlış yanıt üzerine çok geyik dönmüştü.
Soru şuydu: Çin Seddi nerededir?
Yanıtlar da şöyle sıralanıyordu: a) Çin, b) Hindistan, c) Güney Kore, d) Japonya.
Yarışmacı genç kadın soruyu duyunca “biliyordum ama” dedi. Belli ki kapıldığı heyecan nedeniyle yanıtını bildiği soruyu cevaplayamıyordu.
Bunun üzerine “seyirci jokeri” kullanmaya karar verdi.
Seyircilerin yanıtları şöyleydi: Çin (Yüzde 51), Hindistan (Yüzde 25), Güney Kore (Yüzde 11), Japonya (Yüzde 13).
Önce, Çin Seddi’nin Çin’de olmadığını zanneden “seyircilerin” oranının yüzde 49 olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.
Belli ki sorunun doğru yanıtını bilmiyorlar ama bir yanıt sallamaktan da geri durmuyorlar.
İzleyicilerin yarısından fazlasının doğru yanıtın “Çin” olduğunu söylemesi, yarışmacı genç kadını tatmin etmedi ve bir ikinci joker hakkını kullanarak doğru yanıtı buldu.
Genç kadının bu tutumuna şaşırıyoruz ama unutmayalım ki Türkiye’de yaşıyoruz.
Nitekim güvenmemekte aslında haklı da. Yüzde 49, doğru yanıtı bilmediği halde bir yanıt uydurmakta tereddüt etmemiş.
Genç kadını eleştirebilir miyiz?
Bence eleştiremeyiz, çünkü içinde yaşadığı topluma güvenmediği belli.
Kendisinin kasten yanıltılabileceğini bile düşünüyor olabilir çünkü kasten ya da değil yüzde 49’luk bir kitle sorunun doğru yanıtını bilmedikleri halde yanlış yanıtı seçivermiş.
Uluslararası araştırma kuruluşu Pew Research Center, 25 farklı ülkede yürüttüğü kapsamlı bir anketin sonuçlarını geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaştı.
O araştırmanın sonuçları da genç kadının içinde yaşadığı toplumu tanıdığını daha da ötesinde o toplumun standart bir bireyi olduğunu gösteriyor.
“Başkalarına Güvenin En Yüksek ve En Düşük Olduğu Yerler” başlıklı araştırma, küresel çapta insanların birbirine duyduğu sosyal güvenin coğrafi ve ekonomik faktörlere bağlı olarak nasıl farklılıklar gösterdiğini ortaya koymayı amaçlıyor.
T24’te okuduğum habere göre araştırmanın sonuçları, sosyal güvenin en yüksek olduğu ülkelerin İskandinav refah toplumları olduğunu doğrularken, Türkiye tablonun en alt sıralarında yer alıyor.
İsveç, yetişkinlerin yüzde 83’ünün “çoğu insana güvenilebileceğini” belirtmesiyle en yüksek sosyal güven oranına sahip ülke olarak zirvede.
Hollanda, Almanya ve Birleşik Krallık gibi yüksek gelirli Avrupa ülkelerinde de güven oranı hayli yüksek.
Bizim açımızdan Türkiye’den gelen sonuç çok çarpıcı.
Ülkemizdeki yetişkinlerin tam yüzde 84’ü, “çoğu insana güvenilemeyeceğini” düşünüyor.
İsveç’in tam zıttı yani. Zirvedeki ile son sıradaki ülke sanki birbirinin düşey yansıması gibi.
Hadi kendimize haksızlık etmeyelim; Meksika, Kenya ve Brezilya gibi orta gelirli ülkelerde de bize yakın düşük güven seviyesi olduğu ortaya çıktı. Ama elimize su dökebilmeleri için biraz çabalamaları gerekecek tabii.
Pew araştırması, sosyal güvenin seviyesi ile bir ülkenin ekonomik gelişmişliği arasında güçlü ve pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor.
16 yüksek gelirli ülkede, ortalama yüzde 59 oranında yetişkin, diğer insanlara güvenebileceğini düşünüyor.
Buna karşın, dokuz orta gelirli ülkede bu ortalama oran sadece yüzde 27.
Avrupa ülkeleri genel olarak yüksek güven eğilimi gösteriyor ancak kıtanın Kuzeyi ile Güneyi birbirinden farklı.
İsveç ve Almanya gibi ülkelerde çoğunluk güven duyarken; Macaristan, Yunanistan, Fransa ve İtalya’da güvensizlik daha yaygın.
Eğitim düzeyi de güven – güvensizlik dengesini değiştiriyor:
Örneğin Fransa’da, yüksek eğitimlilerin yüzde 61’i güvendiğini söylerken, daha az eğitimlilerde bu oran yüzde 35 seviyesinde kalıyor.
Türkiye’de de eğitim seviyesi düştükçe güven duygusu azalıyor, eğitim yükseldikçe artıyor.
Birbirimize güvenemediğimiz için de birilerinin bizi aldatmak istediği paranoyası içinde kıvranıp duruyoruz.
Birisi güzel sözlerle bize iltifat mı etti? Karşılık beklemeden bir iyilik mi yaptı? Arkasında mutlaka bir şey arıyoruz.
“Çakal”, bizi kandırmaya çalışıyor ama Allahtan biz uyanığız, yemiyoruz!
Türkiye’de gerçek anlamda “anonim şirket” yapılarının oluşturulamadığını, adı “anonim” olan şirketlerin ezici çoğunluğunun gerçekte şahıs ya da aile şirketi olduğunu biliyoruz.
Bunun nedeni de aynı güvensizlik.
Kimselere güvenemediğimiz için adam gibi ortaklıklar da kuramıyoruz; sermaye birikiminin bir türlü istenen düzeylere gelemiyor olmasının önemli bir nedeni bu.
Düşük güven toplumu olduğumuz için üçüncü kuşağa devredilen ortaklık sayısı bir elin parmaklarını bile geçmiyor.
Aile şirketlerinde bile durum aynı.
Memleketimizde aile işletmelerinin yüzde 70’i ikinci kuşağa geçiş sırasında dağılıyor.
Baba şirketi kuruyor, çocukları okutuyor, şanslıysa okuyup gelen çocuklar işi alıp yürütüyorlar. Şanssızsa şirket üçüncü kuşağa geçemiyor bile. Üçüncü kuşağa geçme fırsatı bulan şirketlerin de önemlice bölümü gelindi, damattı, yeğendi, amcaydı kavgası derken dağılıp gidiyor.
Kurumsallaşma başarılamayınca, kardeşler bile birbirlerine güvenemiyorlar, herkes “küçük olsun benim olsuna” razı oluyor.
ABD’de aile işletmelerinin yüzde 30’u ikinci kuşağa, yüzde 12’si üçüncü kuşağa geçebiliyor. Dördüncü kuşağa geçebilenlerin oranı ise yüzde 3.
Türkiye’deyse 1923 ve öncesinde kurulan ve hala ismini devam ettiren aile işletmesi sayısı sadece 69.
Prof. Dr. Mehmet Ufuk Tutan, Bursalı iş adamlarına yaptığı bir konuşmada çarpıcı rakamlar vermiş:
“Türkiye’de yeni kurulan şirketlerin yüzde 80’i 5. yılına, yüzde 96’sı 10. yılına ulaşamıyor. Sisteme kayıtlı şirketlerin yüzde 95’i aile şirketi. KOBİ’lerin yüzde 98,8’i aile işletmesi. Bu şirketlerin çöküş nedenlerinin yüzde 80’i ailevi konular ve sadece yüzde 20’si ticari konularda alınan kararlar. Türkiye’de çok tanınmış 20 aile şirketinin dağılma nedenleri incelendiğinde ortaya çıkan tablo yüzde 43 kardeşler arası çatışma, yüzde 19 aile içi çatışma, yüzde 19 miras kavgası, yüzde 14 kardeş – kuzen – yeğen kavgası ve yüzde 5 de aileler arası kavga şeklindedir” diye anlatıyor.
Birbirimize nasıl güvenebileceğimizi öğrenmezsek, bu iş böyle sürüp gidecek.
Atatürk boşuna “Türk öğün, çalış, güven” dememiş.
Not: Bu cümledeki “öğün” gün içinde düzenli olarak yenilen yemek anlamına gelmiyor. Bu kelimenin Öztürkçe “öğ” kökünden üretilen bir kelimle olarak “aklını kullan” anlamında kullanıldığını ileri sürenler de var, “kendisiyle övünmek” anlamında kullanıldığını ileri sürenler de.
Bana sanki birinci anlamda kullanılmış gibi geliyor ama bu konularda fikir söyleyecek bilgiye sahip değilim.
——————————
