t24.com.tr

Diktatörlere öğütler

Venezuela’nın Başkanlık Sarayı’nın basılıp sarayın sahibinin yargılamak üzere New York’a götürülüp mahkemeye çıkarılmasından alınması gereken dersler var.

Gazetecilik mesleğini bir kamu hizmeti olarak gördüğüm için bu olaydan çıkardığım dersleri diktatörler veya diktatör olmaya heves edenlere aktarmayı bir vazife biliyorum.

Bizim meslek böyle; iyilik yap denize at misali!

Gerçi memleketimizin demokratik seçimle işbaşına gelmiş yöneticisi yaptığım bu iyilikleri hep duymazdan geldi.

Esasen sadece diktatörler ve heves edenler için değil, demokrat liderler için de yılların içinde olgunlaşmış önerilerim var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da zamanında beni dinleseydi ne 15 Temmuz darbesi olurdu, ne 17 – 25 Aralık muhabbetleri. Enflasyon böyle patlamaz, hepimiz gül gibi geçinip gidiyor olurduk.

Neyse olan oldu artık, önümüze bakalım derim.

Maduro’nun neredeyse mermi atılmadan eşiyle birlikte derdest edilmesi yazının başında sözünü ettiğimiz kişileri düşündürmeli.

Maduro seçimde kendisine rakip olacakları engelledi, medyayı tek başına kontrol eder hale geldi, seçim daha bitmeden kazandığını bile ilan etti ama varabildiği yer New York’ta bir hücre!

Başımıza gelmediği için tam olarak bilmesek de tahmin edebileceğimiz gibi bu diktatörleri ve buna heves edenleri bu işe yönelten baş müşevvik para.

“Kadın” bile bundan sonradır; parasız adamı hele de politikaya hevesli sıkıcı bir tipse kadınlar ne yapsınlar zaten?

Güç tutkusu, hep önde olma isteği gibi nedenler ikincil derecede müşevviklerdir.

“Dava” meselesi ise bütün bunların üstüne örtülecek iyi bir şal.

Bu dünyada insanoğlu ne yapıyorsa para için yapıyor.

Diktatörlerin ve heveslilerinin de temel içgüdüsü budur.

Çünkü para varsa, güç de gelir, meraklısına kadın da gelir, emlak da alınır, hisse de biriktirilir.

Ama işte tam da bu noktada benim “diktatör paradoksu” diye tanımladığım bir durum ortaya çıkar.

Para hırsıyla elinden geleni adına koymaz ama sonunda o parayı harcayacak zaman da imkân da bulamaz. Turuncu renkli hapishane tulumunun cebi yok ne de olsa!

Özlü bir Türk halk deyişine benzetecek olursak; “ceremeyi diktatör çeker, nazlı yâri eller öper.”

Bugünkü köşemi bu kamu hizmetine tahsis etmiş olmamın nedeni, yumuşak kalpli olmam.

Hepimiz biliyoruz ki memleketine iyi hizmetleri olan birisinin zengin olması kimseyi rahatsız etmez.

Yeter ki duracağı yeri bilsin, aç gözlü bir insan portresi çizmesin, her şeye göz dikmesin.

Elbette çevresini de mutlu etmelidir; ancak o çevrenin çok dar olması ve hep aynı çevrenin otlanması da sıkıntı yaratır. Biraz genişçe bir çevreyi beslemek daha yararlı olacaktır.

Daha önce de yazmıştım, ABD’nin Venezuela baskınından sonra bir kez daha hatırlatmak isterim:

Yale Üniversitesi’nden Milan Svolik’in araştırmasına göre 1945 – 2002 yılları arasında iktidara gelen ve sonra iktidardan gitmek durumunda kalan 316 diktatörden sadece 32’si halk ayaklanması ile devrilmiş. Yaklaşık bir oran vermek gerekirse yüzde 10 gibi bir şey.

Diktatörlerin ve heves edenlerin asıl korkmaları gerekenler, kendi yönetsel gruplarının içindeki hırslı tipler.

Diktatörlerden 205’i, yani yaklaşık yüzde 70’i iktidar elitlerince devrilmiş.

UCLA’dan Barbara Geddes’in araştırması da bunu doğruluyor: Diktatörler için tehlike, kendi iktidar gruplarının içinde yatıyor aslında, sokaklarda –meydanlarda değil.

Onun için bu işe soyunacaksanız sokaktan, halkın protestolarından filan korkmayın, sarayınızda beslediğiniz yılanlardan korkun.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile genellikle aynı fikirde olamıyorum ama dün partisinin grup toplantısında söylediklerine şapka çıkarıyorum.

“Direk teslimiyet olmadan, devlet ricalinde, askeri ve güvenlik bürokrasisinde, siyasi ve stratejik makamlarda devşirilmiş insanlar bulunmadan, bir ülkenin devlet başkanını eşiyle birlikte gece yarısı yatağından almak hiç kimsenin, hiçbir muhasım gücün yapabileceği bir şey değildir.”

Bunu kulağınıza küpe edin.

Günümüzde diktatörler daha çok önce seçimle iş başına gelmeyi tercih edenler arasından çıkıyor.

Demokratik sistem içinde çabalayarak halkın teveccühünü kazanıp seçimi kazanıyorlar, içlerindeki şeytan sonradan ortaya çıkıyor.

Ondan sonra iktidardan gitmemek için gelsin seçimde kendine rakip olacak olanları sindirmek, korkutmak bu da mümkün olamıyorsa hapislerde süründürmek.

Buna hiç gerek yok oysa! Seçimi kazanıp geldin, memleketi doğru yönet seçimi yine kazanırsın, yine kazanırsın, yine kazanırsın.

Doğru yoldan saptıkça seçmen cezalandırır, bunu sanırım hepimiz biliyoruzdur.

Gazetelerde, televizyonlarda aleyhte haber, yorum çıkmasından da hoşlanmıyorlar.

Halbuki bu haber ve yorumları kendi lehlerine kullanabilirler.

Bakın mesela benim siyasal görüşlerim ile iktidardaki partinin görüşleri hiç uyuşmaz, birbirinin tam karşıtıdır.

Ama ben ne yapıyorum: Elimden geldiğince iktidar partilerini doğru yola sevk etmeye çalışıyorum ki memlekete iyi hizmet etsinler, gelecek seçimi de kazansınlar.

Buna da “muhalif gazeteci paradoksu” diyorum.

İktidara karşıyız ama iktidardakilerin iktidarının güzelce sürmesi için kendimizi paralıyoruz, hapse bile girmeyi göze alıyoruz.

Tabii Türkiye’de benim açımdan böyle bir risk yok, bir demokraside yaşamanın da avantajları var tabii. Haksızlık etmeyeyim.

Dediğim gibi medyayı bastırmak yerine serbest bırakmak, bir diktatörün yapması gereken en iyi işlerden biri.

O kadar serbest olmasa da olur tabii, hiçbirimiz İngiltere’de yaşamıyoruz ne de olsa.

Çünkü medyayı takip ederek halkın nasıl memnun edilebileceğini öğrenebilirsiniz.

Yani diyeceğim şu ki “iyi kalpli diktatör” olmaya gayret etmek daha doğru olur.

İnsanları gereksiz ve suçsuz yere hapislere atmak, hapishanelerde ölmelerini beklemek doğru olmuyor. Toplumdaki kin ve nefreti büyütüyor.

Sonunda sarayın içindeki hainlerden biri bunu görüyor ve istifade etmek isteyince de olanlar oluyor.

Ne oldu onca emekle, onca baskıyla, onca haksızlıkla deste deste istiflenen dolarlara?

Harcayacak yer de kalmıyor, zaman da.

Bunu bilir, bunu söylerim.

Zamanında doymayı bilmek gerekir ki bu da diktatör adaylarına en büyük tavsiyem olarak tarihe böylece kaydedilsin.

—————————–