Adı “barış süreci” olmayan barış sürecinde görünürdeki en büyük engel, ABD’nin YPG’nin arkasından çekilmesiyle birlikte ortadan kalkmış gibi görünüyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Öcalan gelsin, DEMP grubunda konuşsun” diye başlattığı süreçte iktidarın büyük ortağının çok da heyecanlı ve hevesli olmadığını biliyoruz.
“Suriye’nin toprak bütünlüğü” meselesi bu hevessizlik için kullanıma çok elverişli bir kılıftı ve iktidar da bunu sonuna kadar kullandı.
“PKK kılık değiştirip, Suriye’nin kuzeyine yerleşecek, bu Türkiye için güvenlik tehdididir” tezinin memlekette DEMP dışında çok taraftar bulabileceğini tahmin etmek de zor değildi.
Nitekim de öyle oldu.
Anası da dahil olmak üzere irili ufaklı muhalif partiler de bu konuda iktidarın tezinin peşine takılmakta bir an bile tereddüt etmediler.
Cihatçı gelenekten gelen şeriatçı bir Arap rejimi belli ki ehveni şer görüldü.
Şu andaki tabloyu “ABD, Kürtleri sattı” diye yorumlayanlar da var tabii ama aslına bakarsanız alınan satılan bir şey yok.
ABD’nin bölgedeki politikası her şeyden önce İsrail’in güvenliğine odaklı.
İsrail’in de kontrol edilebilir tek parça bir Suriye devletinin varlığını daha stratejik bulduğu anlaşılıyor.
Ve hep ihmal edilen bir gerçek de şuydu ki ABD’nin de İsrail’in de bölgede güveneceği “Kürtler” Kuzey Irak’taki aşiretler.
Barzani’nin, PKK’nın hâkim olduğu bir Kuzey Suriye Kürt Özerk Yönetimini en son isteyecek profil olduğu gerçeğini de unutmayalım.
Bütün bunların sonunda PKK’nın Dünya gerçeklerinden kopmuş yönetim kadrosunun Suriye’nin kuzeyi için kurduğu hayaller iskambilden bir kule gibi yıkıldı, gitti.
Bu hayalcilik şu anda YPG’yi 10 Mart mutabakatından daha geri bir çizgiyi kabule de zorladı.
Bu tabloya bakınca Türkiye’deki barış sürecinin önünde de bir engel kalmamış gibi görünüyor ama bu görüntü aldatmasın.
Gerçek engelin ne olduğunu artık net bir şekilde göreceğiz ki bunu “Erdoğan’ın demokrasi korkusu” diye isimlendirebilirim.
Suriye’nin kuzeyinde YPG’nin kendisini çok güçlü gördüğü ve planlarını bunun üzerine yaptığı günlerde MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız “hukuki – siyasal reformlar terörün tamamen bitirilmesi şartına bağlı” demişti.
Artık “Kuzey Suriye tehlikesi” de kalmadığına göre bunlarla ilgili olarak en azından bir yol haritası görebileceğimizi düşünmeli miyiz?
Doğrusunu isterseniz sürecin bir kez daha tam da burada tıkanacağını düşünüyorum.
Hatırlarsınız bu işin başında Bahçeli, bir de “yol haritası” vermiş, Öcalan’ın örgütünü feshettiğini açıklamasından sonra sıranın “siyasi ve hukuki reformlarla demokrasi ve sivil siyasetin güçlendirilmesine” geleceğini söylemişti.
Örgüt kendisini feshettiğini açıkladı.
Bizzat Cumhurbaşkanı’nın kendisi de Öcalan’ın çağrısının ardından silah yakma gösterisi yapılınca bu örgütten söz ederken “münfesih örgüt” tanımını kullanmıştı.
Örgütün militanlarını Türkiye dışına çıkardığını da biliyoruz.
Şimdi sıranın “demokrasi ve sivil siyasetin güçlendirilmesine” gelmesi gerekiyor.
Ama memlekete hâkim olan genel hava hiç de böyle değil.
Ahmet Türk’ün yerine atanan kayyımın görev süresi bir kez daha uzatıldı. Oysa Türk, görevden alınmasına gerekçe yapılan davada beraat etmişti.
Kayyım uygulaması aynı şekilde sürerken bu süreç nasıl yürüyecek?
Rejimin yargı eliyle şeytanlaştırdığı “kent uzlaşısını”, eski HDP yöneticileri için uygulanmayan AİHM kararlarını unutacak mıyız?
AİHM’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin suçsuz yere mahkûm edildiklerini tespit ettiği insanlar hâlâ hapiste.
İktidar koalisyonunun daha önceki ezberlerinden vazgeçtiğini gösteren en ufak bir işaret yok.
Tam tersine adliye marifetiyle yürütülen ve otokratik rejimini kalıcılaştırmaya yönelik “Anayasal düzeni Erdoğan’ın keyfine bağlama” süreci aynen devam ediyor.
Erdoğan’ın “gördüğünden geri kalmak” ister gibi bir hali var mı dersiniz?
————————————-
