Son zamanlarda okurken en çok eğlendiğim yazılardan biri geçen hafta The Atlantic dergisinde yayımlandı.
“Neden bu kadar eğlenceli buldun” diye sorarsanız yazının başlığını söyleyeyim, yeterli olacaktır.
Marc Novicoff’un makalesinin başlığı şöyleydi: “Başkanınızın diktatör olup olmadığını nasıl anlarsınız?”
Marc Bey kardeşimiz The Atlantic dergisinde editör yardımcısı olarak çalışan bir meslektaşımız. Ciddi bir gazeteci, ilginç makaleler yazıyor.
Ama Türkiye’de yaşamadığı için bu sorunun doğru yanıtını biz okuyucularının vermesini bekliyor.
Oysa yanıt çok basit ki bizlere bunu öğreten de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil.
Hiç unutmam, 25 Ağustos 2013’te kendisini diktatör olmaya heves etmekle suçlayan Kılıçdaroğlu’na şöyle yanıt vermişti:
“Ben diktatör olacağım, birisi kalkıp bana ‘diktatör’ diyecek. Onun vay haline. Diktatörlüğün mizacında, karakterinde bu tür şeylere tahammül yoktur. Anında götürürler.”
Onun için bizim memlekette bu sorunun yanıtı belli.
“Diktatör” dediğinizde sabahın köründe kapınıza polis dayanıyorsa diktatördür. Dayanmıyorsa bir demokrat başkanınız var demektir.
Zaten, ben aile terbiyem gereği büyüklerimizin söylediklerine inanırım; Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerini de gördüğünüz gibi ezberime almıştım.
Novicoff, makalesine şu tespitlerle giriyor:
“Başkan Trump siyasi rakiplerini yargılıyor.
Adil yargılama süreci olmadan insanları hapishanelere gönderiyor.
Şirketlerden ve yabancı hükümetlerden haraç topluyor.
Adını ve resmini, kendisine ait olmadığı açıkça belli olan devlet binalarına koyuyor.
Normlar, utanç veya Anayasa ile sınırlı kalmadan, kararnameyle yönetmeye çalışıyor.
Peki, bir soru: Bu yönetim biçimine ne ad veriyorsunuz? Otoriter mi? Kleptokratik mi? Totaliter mi? Faşist mi?”
Marc Bey bu yazıyı okuma olanağı bulur mu bilmiyorum ama bütün bunlar diktatörlüğe işaret etmiyor.
Cumhurbaşkanımızın altını çizdiği gibi bu sorunun bir tek yanıtı var: Diktatör diyebiliyor musun, diyemiyor musun?
——————————–
Suçüstü yakalanmanın utancını örtüyorlar!
Suriye’nin kuzeyinde SDG’li bir kadının saçını kesmekle övünen faşisti protesto için başlatılan “saç örme kampanyasına” katılan bir hemşire gözaltına alındı.
Kocaeli İl Sağlık Müdürlüğü hemşire hakkında hem adli hem de idari soruşturma başlatıldığını açıklamıştı.
Konunun Adliyeyi ilgilendiren nesi var, anlayamadım.
Hemşirenin bu hareketinin “Devlet Memurları Kanunu ile Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri’ne aykırı” olduğu iddia ediliyor.
Bunun amiyane tabirle tırışkadan bir gerekçe olduğunu hepimiz biliyoruz.
Devlet Memurları Kanunu diye bildiğimiz “şey”, devlet memurlarının “Anayasa’ya ve kanunlara sadakatle bağlı olmalarını, siyasi faaliyette bulunmalarını ve tarafsız olmalarını” da emrediyor.
Uzunca bir süredir Türkiye Cumhuriyeti, bir parti devleti oldu.
Valilerden tutun da yargı görevlilerine kadar her düzeyde memur, iktidar partisinin militanı gibi davranıyor.
Onun için hemşirenin başına örülmek istenen çorabı bu gerekçeye bağlamaları biraz komik kaçıyor.
Hemşirenin cezalandırılmak istenmesinin tek nedeni var: Suriye’nin kuzeyinde kurulmak istenen şeriatçı düzenin suçüstü yakalanması!
Yöneticilerimiz orada kurulmak istenen bu düzenin hamisi pozisyonunda oldukları için orada nelerin yaşandığını, yaşanacağını konuşmak da istemiyor, bilinsin de istemiyor.
Hemşireyi böylesine cezalandırmak istemelerinin nedeni budur.
Bu eylem siyasi bir eylem olarak değerlendiriliyorsa bu bir disiplin soruşturmasının konusu olabilir.
Böyle bir durumda verilecek disiplin cezaları da bellidir.
Gözaltına almalar, hapse atmalar da ne oluyor?
——————————
