Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İngiliz Sky TV’nin Arap ülkelerine yönelik yayınına bir demeç verdi.
Bu demecin DEİK İş Konseyi Başkanları’nın AB’ye “Türkiye’nin üyeliği için paradigma değiştirme” çağrısından 5 gün önce verildiğini belirteyim.
Bakan Fidan, “Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı mevcut siyasi tutumunu sürdürdüğü sürece, Türkiye’nin AB üyesi olacağını düşünmüyorum” diyor.
“Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı kimlik siyaseti zihniyetine sahip olduğu sürece bu üyelik asla gerçekleşmez” dedikten sonra üyelik sürecinin siyasi ve kültürel bir tıkanıklık içinde olduğunu ileri sürüyor.
“AB ulus üstü bir kurum olmayı başardı ama medeniyet üstü bir kurum olmayı başaramadı” diyerek, Türkiye’nin “farklı bir din ve medeniyete ait olduğu algısıyla dışlandığını” söylüyor.
Fidan’ın yeniden hatırlattığı bu tartışma biraz tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkıyor tartışmasını hatırlatıyor.
Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerinin başlaması kararının verildiği toplantıları gazeteci olarak yerinde izlemiştim.
17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi’nde, Türkiye’nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı belirtilerek 3 Ekim 2005 tarihinde tam üyelik müzakerelerine başlanması kararı alınmıştı.
Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Abdullah Gül de Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı sıfatlarını haizdiler.
O günlerde Avrupa’ya hâkim olan hava ile bugünkü arasında yaz ile kış kadar fark var.
Ama unutmayalım ki tersi de doğru!
O günkü Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında da benzer bir fark var.
Türkiye büyüklüğündeki bir ülkenin AB’ye üye olarak kabul edilmesinin sindirilmesinin kültürel, ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri açısından ne kadar zor olduğu o günlerin de konusuydu.
Tam üyelik müzakerelerinin tıkanmasının nedeni Güney Kıbrıs’tan kaynaklanan sorunların yanısıra “yargı ve temel haklar” ile ilgili 23. Fasıl ve “adalet, özgürlük ve güvenlik” ile ilgili 24. Fasıl görüşmelerinin başlayamamasıydı.
Güney Kıbrıs nedeniyle açılamayan fasılları bir kenara bırakalım; bu iki faslın açılamamasının sorumlusu da her halde AB değildi.
Erdoğan’ın tek adam yönetimi kurma yolundaki ısrarlı çabalarının bunda rolü olduğunu unutmayalım.
AB trenini ikinci kez esasen bu nedenle kaçırdık.
Avrupa’da yükselen sağ popülizm nedeniyle 3 Ekim 2005’teki havanın uzunca bir süre kolay kolay yakalanamayacağını da söyleyebiliriz.
Türkiye’nin, Güney Kıbrıs’tan kaynaklanan sorunları da aşabilmesi mümkün değil.
Kıbrıs’ta bir çözüm olmayacak çünkü Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların işine gelen şey çözümsüzlüğün sürüp gitmesi.
Biz burada istediğimiz kadar “yes be annem” diyelim, orada “ohi” havası hiç değişmeyecek.
Bu denklemde değiştirebileceğimiz şey belli:
Türkiye, insan haklarına saygılı, ifade özgürlüğünün kısıtlanmadığı, yargının evrensel hukuk ilkeleriyle bağlı olduğu, devlet ile vatandaşlar arasındaki ilişkinin “hak temeli” üzerinde kurulduğu bir ülke mi olacak?
Yoksa örneklerine Orta Asya’da, Orta Doğu’da rastlanan türden bir otokrasi mi?
İktidarın tercihinin ikincisi olduğu, bu konuları ağızlarına hiç almamalarından belli oluyor.
Onun için AB’yi “kültürel ve siyasi tıkanık” ile suçlamadan önce kendi “kültürel ve siyasi tıkanıklıklarımızı” açmalıyız.
Meselemiz bu: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Brüksel’deki bir AB vatandaşının sahip olduğu haklara sahip olacak mı, olmayacak mı?
Kendimize hangisini layık görüyoruz?
—————————————–
Bir Türk mucizesi!
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hiç hazzetmediğim iki dersten biri genel muhasebe diğeri istatistikti.
Sınıf geçebilmek için ortalama notunuzun 10 üzerinden 7 olması gereken bir okulda, sevmediğiniz bir dersin sınavına hazırlanmanın nasıl bir duygu olduğunu tahmin edebilirsiniz.
O günlerden aklımda kalmış bir sözü TÜİK’in işsizlik istatistikleri ile ilgili açıklamasını okurken yine hatırladım:
“Üç tür yalan vardır: Yalan, kuyruklu yalan ve istatistik!”
İstatistik disiplinini gerçeğe ulaşmak için kullanan, rakamları eğip bükmeyen istatistikçileri tenzih ederim elbette.
TÜİK’in son açıkladığı verilerine göre dar tanımlı işsiz sayısı 2025 yılı aralık ayında 286 bin kişi azaldı ve 2 milyon 736 bin kişi oldu. Böylece işsizlik oranı da 0,8 puan azalarak yüzde 7,7 seviyesinde gerçekleşti.
İşsizliğin azaldığını duymak elbette sevindirici bir haber.
Öte yandan aynı TÜİK’in verilerine göre “istihdam edilenlerin sayısı” da bir önceki aya göre 42 bin kişi azaldı.
İşsiz sayısı azalırken, çalışanların sayısının da azalması ilginç bir sonuç.
Normal olarak birisi azalırken, diğerinin artması beklenir.
Bizde böyle olmuyor; çünkü iş bulmaktan ümidini kestiği için iş aramaktan vazgeçenler işsiz sayılmıyor.
Amerikan filmlerinden hatırlarsınız; mahkemelerde tanıklar “gerçeği, bütün gerçeği, sadece gerçeği söyleyeceklerine” yemin ediyorlar.
Gerçeğin bir bölümünü saklamak da yalan söylemek ile aynı sayılıyor.
TÜİK istatistiklerinde de aslında “gerçek, bütün gerçek, sadece gerçek” var.
Ama bunu kamuoyuna açıklarken “işsizlerin sayısı azaldı” diye söze başlarsanız, “bütün gerçeği, sadece gerçeği” söylememiş oluyorsunuz.
Toplumdaki işsizlerin sayısı artarken işsiz sayısının azalması da böyle bir Türk mucizesi işte!
—————————–
