Bilal Erdoğan, Gençlik Liderliği Eğitim Programı’nın açılış konuşmasını yaptı.
Sevindim tabii. Ne de olsa Harward’larda okumuş, gençlere bir iki kelime bir şeyler öğretmiştir diye aklımdan geçirdim.
Konuşmasının tümünü okuyunca da biraz huylanmadım değil.
Acaba o da bazı şeyleri babası gibi yanlış mı öğrenmiş diye düşündüm.
Biliyorsunuz babası iktisatçı olduğunu söylüyor, gerçi diplomasının orijinalini gören yok ama en azından kendi beyanı böyle.
İktisatçı olarak enflasyonu indireceğim derken nasıl azdırdığını biliyoruz, hâlâ bunun sonuçları ile mücadele ediyoruz.
Bilal Bey, eğitimde kent yoksulluğundan da söz etmiş ama bunu tam olarak anlatabildiğini söyleyemeyeceğim.
Bunun için kendisini eleştirmiyorum tabii, çünkü bu konuda başı sonu belli bir şey söyleyecek olsa zülfüyâra dokunur, babasını kızdırırdı.
O da doğal olarak “başarıya odaklanmış”, şöyle diyor:
“Türkiye’nin şöyle son 100 yılını alın ekonomik durumu itibariyle, yani bütün dünya ekonomisine nazaran bir inceleyin göreceksiniz, gerçekten şu son 23 yıldaki büyüme Cumhuriyet tarihinde bırakın Osmanlı tarihinde de yok yani. Osmanlı ekonomisi de çok stabil yani, biz endüstri devrimi olduktan sonra yakalanan ekonomik büyümeleri Osmanlı devriminde yakalayamadık maalesef onları kaçırdık. Bütün o birikmiş kaçırdığımız adeta trenleri şu 23 yılda yakaladık. Öyle bir yakaladık ki bu 23 yıldaki ekonomik büyüklüğü ülkenin 8 kat büyüdü. Kişi başına milli gelir 6 kat büyüdü.”
Bilal Bey’in “8 kat büyüdü, 6 kat büyüdü” sözleri kulağa hoş geliyor tabii.
Ama unuttuğu bir şey var ki bu büyüme biraz sarı ineğin büyümesi gibi.
Bir buzağı bağlı olduğu samanlıkta nasıl kendi kendine büyüyorsa bu büyüme de biraz öyle.
Nasıl ki “aferin bak buzağıydın, şimdi inek oldun” diye kendisini kutlamıyorsak bu büyüme için son 23 yılın yöneticilerini de kutlamamız gerekmez.
Çünkü mesela Vietnam bu son 25 yılda 13 kat büyüdü.
Son 25 yılda (IMF ve Dünya Bankası verilerine göre) en çok büyüyen ilk beş ülke şöyle:
1 – Çin (Yüzde 1400), 2 – Vietnam (Yüzde 1290), 3 – Bangladeş (Yüzde 770), 4 – Hindistan (Yüzde 750), 5 – Endonezya (Yüzde 745).
Aynı sürede Türkiye’nin büyümesi yüzde 307.
Türkiye, Cumhuriyet’in ilk 25 yılında yılda ortalama yüzde 3,8’lik bir büyüme yakaladı.
O günden beri de her yıl yüzde 3 ile yüzde 5 aralığında büyüyor.
Unutmayalım ki o dönemde 1929 ekonomik buhranı ve İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri, bütün Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyümeyi yavaşlattı, bazı yıllarda küçülmeye de neden oldu.
İlk 25 yıldaki büyüme ile bu yıllardaki büyüme rakamsal olarak birbirine benziyor olsa da aynı şey değil.
Devlet öncülüğünde sanayileşme hamlesi, tarımsal üretimdeki artış ve yapısal dönüşümden kaynaklanan, iç tasarrufa önem veren büyüme ile dış kredi ile tüketime gaz vermekten kaynaklanan büyüme aynı şey değil.
Türkiye’nin son 25 yıldaki büyümesini küçümsüyor değilim elbette.
Bu büyüme ile övünmek, son 25 yılın 23’ünde tek başına iktidar olan bir parti ve yandaşları için normal, ayıplanacak bir şey değil.
Ancak kendilerini sürekli Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla kıyaslamak gibi bir hata içindeler.
O günlerdeki ekonomik kalkınma çabasını, büyümeyi küçümser bir halleri var.
Çok saçma bir kıyaslama çabası bu.
Savaştan her şeyini tüketerek çıkmış bir ülkenin, 1929 ekonomik buhranına ve 2. Dünya Savaşı’na rağmen başarabildiğini küçümseyerek, kendi boylarının büyüdüğünü mü düşünüyorlar diye merak ediyorum.
Büyük ihtimalle önümüzdeki 25 yıldaki büyüme de geçtiğimiz 25 yıldaki büyümeden fazla olacak.
Ekonominin temel kurumlarının bağımsızlığına ve uzmanlığına saygı duyan, birikimleri ya da dış kredileri taşa toprağa gömeceğine ileri teknoloji transferine ve üretimine yoğunlaşan, öngörülebilir bir hukuk düzenini yürütebilen, eğitimi ideolojik hedeflerine göre değil de çağın gereklerini yakalamaya göre yapılandırabilen bir ülkede ekonomik büyümenin geçtiğimiz 25 yılı üçe beşe katlaması çok mümkün.
25 yıllık AKP iktidarında şuradan geçtik, buradan geldik derken varabildiğimiz yere bakalım:
Dünyada gıda enflasyonunda dördüncü sıradayız.
Üç üstümüzde ve altı altımızdaki ülkelere bakın: Venezuela, Zimbabwe, Arjantin ilk üçte. Bizi Nijerya, Etiyopya, Pakistan, Mısır, Gana, Lübnan takip ediyor.
Övünülecek bir tablo mu?
38 üyeli OECD ülkeleri arasında satın alma gücü paritesine göre asgari ücretimiz 17 – 20. sıralarda.
Gurur duyulacak bir tablo mu?
Ortalama emekli maaşlarımız, satın alma gücü paritesine göre OECD ülkeleri arasında sondan yedinci sırada.
Bunlara bakıp “aferin Erdoğan yönetimine” diyebilir miyiz?
———————————
Şüyuu vukuundan beter mi?
Başlıktaki bu söz “duyulması, gerçekleşmesinden daha kötü” durumları, olayları tarif etmek için kullandığımız bir deyim.
AKP, MHP ve DEMP milletvekillerinden oluşan bir TBMM heyetinin, Abdullah Öcalan’a yaptıkları cezaevi ziyareti sırasında toplu bir fotoğraf çektirilmediğini daha önce öğrenmiştik.
Dün de öğrendik ki Öcalan böyle bir hatıra fotoğrafı çekilmesini istemiş ama MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız bu talebi reddederek “görüşme bitmiştir” deyip, masadan kalkmış.
Bu haberi okuyunca başlıktaki söz aklıma geldi.
Demek ki Abdullah Öcalan’ı cezaevinde ziyaret etmekten daha kötüsü, bunun duyulmasıymış diye aklımdan geçirdim.
Herkes ziyareti kimlerin yaptığını biliyor, gününe, saatine, görüşmenin kaç dakika sürdüğüne ve nelerin konuşulduğuna kadar duruma hâkimiz.
Bir tek eksik hatıra fotoğrafı kalmış onu da MHP’li yetkili istememiş.
Niye acaba?
Gerçek hayatta yan yana gelmekte mahzur görmediğiniz bir insanla fotoğrafta yan yana görünmenin ne sakıncası olabilir ki?
——————————–
