Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Ben değilsem kim, şimdi değilse ne zaman?

Ben değilsem kim, şimdi değilse ne zaman?

Bugün bildiğimiz anlamda bir seçime çok benzemiyor olsa da bu topraklarda ilk seçimi 1877 yılında yaptık.

Benim için ilginç bir tesadüf eseri ilk kez oy kullandığım seçim de bundan tam 100 yıl sonrasına denk geliyor: 5 Haziran 1977’de yapılan genel seçim!

O günden beri de her seçimde oy kullandım, tatile gittiysem oy kullanmak için döndüm.

14 Mayıs 2023 günü yapılacak seçim, oy kullanacağım kaçıncı seçim olacak diye merak ettim, üşenmedim ve saydım.

Bugüne kadar 12 genel seçim, iki Cumhurbaşkanı seçimi, 6 referandum, 7 yerel seçimde oy kullanmışım.

Fena bir rekor gibi durmuyor ve sanırım daha çok seçim göreceğim.

Seçimlere katılım Türkiye’de genellikle yüzde 85’ler civarında oluyor.

Siyasi ortamın çok gerildiği dönemlerde bunun biraz üstüne çıkıyor.

Batı demokrasileriyle karşılaştırdığımızda bu katılım çok yüksek.

Mesela Fransa’da son cumhurbaşkanı seçiminin birinci turunda katılım oranı yüzde 33,9, ikinci turunda katılım oranı yüzde 34,3 olmuştu.

Demokratik bir rejime sahip olmayan Rusya Federasyonu’nda da genel seçimlere katılım yüzde 68’i hiç geçmedi. İran’da bu oran yüzde 70.

Bunun çok nedeni var.

Batı demokrasilerinde vatandaşların ülkenin yönetimine siyasi katılımına olanak veren çok seçenek var.

Sivil toplum kuruluşlarında, yerel yönetimlerde, sokak ve mahalle konseylerinde siyasi katılım mümkün ve daha da önemlisi vatandaşlar iktidar değişiminin temel haklarına zarar vermeyeceğinden eminler.

Anayasal haklar güvence altında, yargı bağımsız, bireysel özgürlükler her şeyin üzerinde ve seçimler, bu temel hakları tehdit edecek sonuçlar yaratmıyor.

Batılı demokrasilerin tam tersinde yer alan Rusya Federasyonu’nda ya da İran’da katılımın düşük olmasının nedeni de esasen bu.

Rusya’da ya da İran’da vatandaşlar biliyorlar ki seçimler, hayatlarını değiştirmeyecek. Çünkü kimlerin seçime katılacağı zaten önceden bir “seçime tabi tutuluyor”.

Rejimin istemediği adayların seçime girmesi engelleniyor, Anayasa, demokratik bir seçim düzeni kurulmasına zemin yaratmıyor, yargı yürütmenin bir uzantısı gibi çalışıyor, bağımsız değil.

Birbirlerine bu kadar uzak rejimler ve ancak seçime katılımın az olmasının temel nedeni birbirine benziyor.

Ve Türkiye de zaten bu iki tür rejimin ortalarında bir yerde bulunuyor.

Ne Batılı bir demokrasi sayılabiliriz ne de Rusya, İran gibi otokratik, diktatoryal bir rejim altında yaşıyoruz.

Bazı yönlerimizle Batılı bir demokrasiye benzerken bazı yönlerimizle otokratik bir rejim olarak tanımlanabiliyoruz.

14 Mayıs Pazar günü yapacağımız seçim de zaten bu kararsız durumumuz nedeniyle önemli.

“Kararsız durum” dememin nedeni, ülkemizdeki siyasi rejimin Batılı bir demokrasiye evrilmesinin kolayca mümkün olabilmesi kadar tersinin de kolayca mümkün olabilmesinden kaynaklanıyor.

Seçim sonucu bizi Batılı bir demokrasiye de yaklaştırabilir, İran, Rusya gibi otokratik, diktatoryal bir rejime de.

Türkiye çok sıkıntılı bir dönemden geçiyor.

İktidar liderlerinin konuşmalarına bakacak olursak bu seçimde ülkenin geleceğine karar vereceğiz.

Öyle bir gelecek tablosu çiziyorlar ki ya cennette olacağız ya da cehennem zebanileri bizi bekliyor olacak.

Muhalefet de böyle bir tablo çiziyor, ama tersinden.

Ya iktidar değişecek bahar gelecek ya da otokratikleşme yolunda son derece hızla yol alan rejim bir diktatörlüğe dönüşecek.

Sokak röportajlarında izlediğimiz insanlar da benzer şeyler söylüyorlar.

Gerçekten böyle olabilir mi? Bir ülke, böylesine keskin bir köprünün üzerinde olabilir mi?

Merak etmeyin, ikisi de gerçek değil.

Bu seçim son seçim olmayacak, bu seçimde muhalefet kazanırsa ülke bölünüp, işgal edilmeyecek. İktidar kazanırsa başımıza bir diktatör seçmiş olmayacağız.

Ancak şunu söylemem mümkün:

Demokrasinin bizden giderek uzaklaşmakta olan bir tren olduğunu görüyoruz.

Geleneksel medya diye bir şey ortada kalmadı.

Bir demokrasinin olmaz ise olmazı sayılması lazım gelen özgür medyanın sesi kısıldı.

Bir yandan ceza tehditleri, diğer yandan maddi olanaksızlıklara rağmen teknolojinin gelişmesi sayesinde sesimizi duyurabiliyoruz. Ama bu yeterli değil, iktidar güdümündeki televizyonların yarattığı dezenformasyonla mücadele etmek kolay olmuyor.

Onun için de medyanın önemli bölümü artık bizim günlük meselelerimizle de ilgili değil, demokrasi – insan hakları gibi konularla da.

Bir ümitsizliğin bir sis bulutu gibi giderek yayıldığını görüyorum.

Birçok insan yurtdışına gitmekten söz ediyor. Türkler geçen yıl, yurt dışında “emlak yatırımı yapıp, oturma izni alma” konusunda dünya rekoru kırdılar.

Özellikle eğitimli genç nüfus için bir Batı ülkesinde iş ve yaşama olanağına kavuşmak, önemli bir hedef haline geldi.

Bunun nedeni içinde yaşadığımız rejim.

Müzik festivallerinin yerel tarikatların baskısıyla yasaklanması, sanatın devlet tarafından baskıcı bir kontrol altında tutulmak istenmesi, kanun önünde eşit olması lazım gelen vatandaşların cinsel yönelimlerine ya da dini inançlarına göre ötekileştirilmesi, bir bira içti diye vatandaşlara alkolik muamelesi yapılması gibi faktörler nedeniyle yaşam biçimimizi tehdit altında hissediyoruz.

Cumhurbaşkanı, cami avlusuna kurulmuş kürsülerde siyasi propaganda yapıyor.

Kendisine oy vermeyenlerin “kitapsız, kıblesiz” olduğunu söyleyebiliyor.

Kadına karşı şiddeti önlemek için çıkarılmış kanunun, seçim hesaplarıyla tarikatları ve Hizbullahçı ve şeriatçı partiyi memnun edebilmek amacıyla değiştirilmesi gündeme gelebiliyor.

18 yaşına gelmemiş kız çocuklarının evlendirilmesi meşru hale getirilmek isteniyor.

Eğitimi dini temellere oturtma çabasının sonucu imam hatiplerin yaygınlaştırılması oldu.

Türkiye’de sınıf atlamanın en garantili yolu olan iyi eğitime ulaşabilmek artık sadece bazı ayrıcalıklı ailelerin çocukları için mümkün.

Okullarımızda ne bir yabancı dili doğru dürüst öğretebiliyoruz ne de geleceğin meslekleri için donanımlı insan yetiştirebiliyoruz.

Türkçeyi bile öğretemeyen bir eğitim sistemimiz var ve bu kötü okullarda okuyan çocuklar, gelecekte değişen dünyadaki akranlarıyla nasıl rekabet edebilecekler, bu aklımıza bile gelmiyor.

Başlıktaki soruyu, Talmud’dan aktardım. Yanıtını siz vereceksiniz.

Ben değilsem kim yapacak?

Şimdi yapmayacaksam ne zaman yapacağım?

Oysa her şeyi değiştirmek bizim elimizde.

Siyasetten memnun değilsek, onu değiştirmek de. Ülkenin bu halinden mutsuzsak ülkeyi değiştirmek de!

Kim değiştirecek?

Bunu da sizin adınıza başka birisinin yapmasını mı bekleyeceksiniz, yoksa harekete mi geçeceksiniz?

Harekete geçelim diyorsanız, başlamak için 14 Mayıs Pazar günü sandığa gidip oy kullanmak ilk adım olacaktır.

——————————-