Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Eyvah, yine milli birlik çağrısı!

DÜN sabah erken saatte otomobilimle Atatürk Havalimanı’na doğru giderken, radyoda haberleri dinledim.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, ülkemizin geçirmekte olduğu sıkıntılı günleri aşabilmek için hepimizin el ele vermesi gerektiğini söylediğini bu vesileyle öğrendim.

52 yaşına geldim ve dün sabah fark ettim ki bu ülkede bugüne kadar en çok duyduğum söz bu: Ülkemiz zor bir dönemden geçiyor, birlik olalım, güçlüklerin üstesinden gelelim vs!

Bu tür “milli birlik ve beraberlik” çağrılarını, neresinden baksanız ortalama 1.5-2 senede bir duyuyorum. Bu hesapla ülkemizin, benim kısa yaşamımda en az 25 kere “milli birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğunu” söyleyebilirim.

Aklım ermeye başladığından beri bunun sonunun nasıl geleceğini de bilirim: Kabak her zaman solcuların başına patlar, birlik-beraberlik derken demokratik haklar törpülenir, işçiler, köylüler daha da fakirleşir!

Bugün için siyasal İslamcıların durumdan şikáyet ediyor olmaları sizi yanıltmasın.

Onların sistemin esasıyla bir alıp veremedikleri yoktur. Hatta ülkemizin çarpık kapitalist sisteminden yararlanmak için hiçbir fırsatı kaçırmadıklarını, etrafta pıtrak gibi çoğalıveren “yeşil zenginlere” bakarak söyleyebiliriz de.

Bugün “milli birlik, beraberlik”, “TBMM birleşsin, krizi aşsın” diyen iktidar partisi ve Cumhurbaşkanı, 2002 senesinden beri hükümet ediyor.

Son seçimlerde yine kazandılar. Ve bakıyorum hálá “ülkemiz zor günler geçiriyor” edebiyatı.

İyi de kardeşim, bu ülkede şu kadar sene iktidar oldunuz da neden “zor günler” bitmek bilmiyor? İktidar şikáyet etme makamı mıdır?

Cumhurbaşkanı seçerken, orman alanlarını yapılaşmaya açarken, işçi hakları görmezden gelinirken, köylü açlığa mahkûmken, memur çocuğunu okutamazken akıllara gelmeyen bir şey bu “birlik ve beraberlik”!

Aküsü bitmiş otomobil için “Hadi hep beraber bir el atalım arkadaşlar” diye mahalle kahvesine seslenen ama otomobil çalışınca gaza basıp gidenlere benziyor durumları!

Dostun bir tek gülü yaralar!

BU haftaki “K” dergisinde sevdiğim bir yazarla ilgili bir yazı okudum.“Stiller” isimli kitabını okumamış olanlara da öneririm.

Max Firsch’in, ismini anmak istemediği için “W” dediği bir arkadaşı varmış, yaşamlarında her şeyi paylaştıkları bir arkadaş.

Firsch, günün birinde felsefe üzerine çalışmalar yapan bir kadına áşık olmuş ve birlikte yaşamaya başlamışlar.

Bir gece en yakın dostları W’yi evlerine yemeğe davet ederler. Yemek yenir, W teşekkür eder, ayrılır.

Aradan bir süre geçince Firsch, W’nin sevgilisi hakkında şöyle dediğini duyacaktır: “Firsch böyle bir sevgiliyi nasıl bulmuş?”

Bu yorumun yüzüne söylenmek yerine başkalarıyla paylaşıldığını duyan Firsch, o günden sonra bir daha W ile konuşmaz. Yaşamlarının sonuna kadar da o tarihe kadar her şeyi paylaşan iki arkadaş görüşmezler.

Bu öyküyü okuyunca, Firsch’e hak vermezlik edemedim.

İnsanın “yakın arkadaşım” diye nitelendirdiği birisinin arkasından konuştuğunu duymasından daha kötü bir şey olmayacağını biliyorum.

Ben de Firsch gibi sildim onları.

Pir Sultan Abdal’ın o ölmez dizelerini hatırladım: “Şu ellerin taşı hiç bana değmez / İlle dostun gülü yareler beni!”

35 yılın ardından

GEÇTİĞİMİZ hafta, 35 yıl öncesine kadar aynı yatakhanede yatıp aynı yemekhanede yemek yediğimiz, aynı sıralarda oturduğumuz arkadaşlarla buluştuk. Denizli Lisesi’ni bitireli 35 sene oldu ama altı yıl da birlikte okuduğumuzu hesaplarsanız 40 yılı devirmiş bir arkadaş grubuydu bu.

Evinden, ana-babasından, kardeşlerinden ayrılmış 11-12 yaşlarında çocuklardık ilk karşılaştığımızda.

Sonra birbirimizin hem annesi, hem babası, hem kardeşi olduk. Hastalanıp yemeğe inemeyenlere, yemekhaneden ekmek-peynir aşırdık.

Aradan bunca yıl geçtikten sonra baktım ki şöyle bir durum yaşamışız: Birbirimize hatırlattığımız bütün şahane hikáyeler ya müthiş bir dayakla başlıyor ya da müthiş bir dayakla bitiyor!

O yaşta bunun farkında değilmişiz demek ki!

Bir pazar günü güneşin altında, aynı ortak geçmişi paylaştığımız Erdal’ın yerinde rakı-balık yaparken bu kadar dayakla ruh sağlığımızı nasıl olup da kaybetmemiş olduğumuza da hayret ettik!

İçimizden doktorlar, mühendisler, mimarlar, kamu yöneticileri çıkmıştı ama bir tane bile “seri katil” çıkmamıştı! Yatılı okullarda dayak, hálá bir eğitim aracı gibi görülmüyor diye ümit etmek istiyorum.