Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Keşke bu kadar basit olabilseydi

Bazen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a benzesem, daha mı mutlu olurum diye düşünmeden edemiyorum.

Hayata karşı çok açık ve açık olduğu kadar da basit fikirleri var.
Birbiriyle ilgisi olmayan konuları kolayca birbirine bağlıyor, onlardan kendisine kesin doğrular çıkarıyor ve hayatta karşılaştığımız meseleleri kafasının içinde şıp diye çözebiliyor.

Bir ülkeyi yönetmiyor olsaydı, bu düşünce sistematiği içinde mutlu, huzurlu yaşar, giderdi.
Ama o bir ülkeyi yönetiyor, sorunlarımızı çözmesini bekliyoruz, fakat bu düşünme sistematiği, gerçek hayattaki sorunları çözmeye de yetmiyor.

Zorunlu din dersleri ile ilgili olarak AİHM’nin aldığı karar üzerine yaptığı yorumlara bakınca bunu bir kez daha düşündüm.

Basit bir şekilde “madem ki fizik dersi, matematik dersi zorunlu olarak okutuluyor, niye din dersi de zorunlu olarak okutulmasın” diye düşünüyor.
Oradan toplumun önemli başka önemli sorunlarına sıçrayabiliyor.
“Din dersi okutulursa toplumda terörizm, ırkçılık, şiddet, antisemitizm, uyuşturucu bağımlılığı da olmaz” diye kesin bir hükme varıyor.

Din eğitimi zorunlu olursa, toplumun bütün bu dertlerden kurtulabileceğine inanıyor.
Ama hayat bu kadar basit değil tabii.
Mesela “Taliban” dediğimiz kimseler, adları üzerinde dini eğitim gören “talebelerden” çıktı.

Terörizmin en vahşisini kolayca sergileyebiliyorlar. Kafa kesiyorlar, uçakları kulelere çarpıp yüzlerce masumu öldürebiliyorlar.

Dini eğitimse herkesten daha yoğun dersler aldılar, hayatlarını buna göre tanzim ettiler ama ırkçılık, şiddet, antisemitizmden kurtulamadılar.
Alalım bizim Deniz Fenercileri!
Alman mahkemesi, bu beylerin yaptığı işi “yüz yılın dolandırıcılığı” olarak niteledi.
Bakarsan neredeyse tümü imam hatiplerde okudular, beş vakit namaz kıldılar ama inanmış Müslümanların zekatlarını, fitrelerini ceplerine atmakta bir sakınca da görmediler.

İmam hatipli Halkbank Genel Müdürü’nün evinden ayakkabı kutularına saklanmış milyonlarca dolar çıkabildi.

Dindarlık konusunda herkesle yarışan bakanlar ve çocukları, kolayca rüşvetler alabildiler.

Bununla da kalmadılar, rüşvet uçakla ailecek umre ziyaretine bile gidebildiler.
Cumhurbaşkanı’nın bizzat kendisinin her gün yana yakıla anlattığı “cemaatçiler” desen, onlar da sıkı dini eğitimden geçtiler.

Ama Cumhurbaşkanı, kendisi söylüyor ki bunlar yasaları tanımamışlar, insanları yasa dışı olarak dinlemişler, sahte deliller üretip suçsuz insanları senelerce hapislerde yatırabilmişler.

Hayat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği kadar basit değil çünkü.
Her toplumsal sorunun ardında çok derin olaylar var ve bunların hepsinin ortak ilacı da “zorunlu din eğitimi” değil.
Dedim ya bir ülkeyi yönetmiyor olsa bu bir mesele sayılmaz, kendisini bağlar. Kahve sohbetlerinde meseleleri kolayca çözer, sonra gidip huzur içinde yatağına yatıp, uyuyabilir.

Ama kendisi bir ülkeyi yönetiyor.
Kafasının içindeki basit neden – sonuç ilişkileri toplumsal hayatla uyuşmadığı için de meseleleri kavramakta zorlanıyor, bu nedenle de sorunları çözemiyor.

“Yeni Türkiye”, eskisi gibi!

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Türkiye’deki “otoriterleşmeye” dikkat çeken 38 sayfalık bir rapor yayınladı.

Haberi Hürriyet’te okumuş olmalısınız, bu nedenle ayrıntılarına girmeyeceğim.
“Türkiye’nin İnsan Hakları Alanındaki Gerilemesi ve Reform Önerileri” başlıklı raporun adına itirazımı belirteyim önce.

Bir “gerilemeden” söz edebilmek için “ileri bir noktaya” gelmiş olmak gerekir diye düşünürüm.

Bu açıdan baktığımızda bir gerilemeden söz edemeyiz, çünkü zaten bugün yaşadığımız insan hakları sorunları ile ilgili olarak “ileri bir noktada” hiçbir zaman olamadık.

İfade özgürlüğü ve protesto hakkının, örgütlenme özgürlüğünün kullanılması her zaman için bir sorundu, bugün de o sorun devam ediyor.

Türkiye geçmişte de demokratik bir hukuk devleti değildi, bugün de değil.
Yargı geçmişte de “bağımsız ve tarafsız” sayılmazdı, bugün de öyle.
Bugün hükümeti bu açıdan eleştireceksek, bu hakları geri götürdüğü için değil, söz vermiş olmasına rağmen bu konuda isteksiz bir tutum içinde olmasını eleştirmeliyiz.
Raporun dikkat çektiği basın özgürlükleri konusunda ise bu hükümete söylenecek elbette çok fazla şey var.

Medyayı kontrol etmek için çabalamakla kalmayıp, kendisine bağlı bir medya oluşturmaya girişmek, bunun dışında kalanların üzerine devletin bütün olanaklarını hukuksuz bir şekilde kullanıp gitmek, bugünkü hükümetin sabıka dosyasında yer alıyor.

Raporda, “Kürtlerle yürütülen barış sürecinin başarısını garantilemenin en iyi yolu, insan haklarını korumak ve herkesin insan haklarını güçlendirmektir” deniliyor.
Bu konuya daha önce de defalarca dikkat çekmiştim.

Hükümet eğer bu “barış süreci” konusunda gerçekten samimiyse sürecin ilk adımları ülkenin genelinin demokratikleşmesine çalışmaktan geçiyor olmalıydı.
Ama biliyoruz ki Cumhurbaşkanı’nın böyle bir niyeti hiç olmadı.

O bir tek şey istiyor: “Türk tipi” bir başkanlık sistemi ile ülkeyi tepeden, otoriter bir şekilde yönetmek!

Okuyucularıma, Yarın yazı yazacak vakit bulamayacağım, cuma günü bu köşede yine birlikte olacağız.