Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Meclis, ‘laiklik’ ilkesini unutunca

CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’ün TBMM’de bir cemevi açılması ile ilgili yaptığı başvuru yargıya taşınınca Meclis Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görüşlerine dayanan bir savunma yaptı.

Diyanet İşleri’nin geleneksel görüşü: Alevilik bir din değildir, ibadet yeri camidir. Ortodoksluk, Katoliklik, Protestanlık nasıl Hıristiyanlığın bir alt koluysa, Alevilik de Müslümanlığın bir alt koludur. Onların hepsi kiliseye gidiyor, Aleviler de camiye gitsin!

Merak ettim, Diyanet İşleri’nde bu kadar din adamı çalışıyor. TBMM’de de şu kadar uzman!

Hiçbiri bunların hepsinin kendilerine ait kiliselerde ibadet ettiklerini bilmiyorlar mı?

Bu cehaleti bir yana bırakıyorum.

Çünkü meselenin özü, cehaletten daha önemli!

Türkiye Cumhuriyeti laik bir ülke, anayasasının değişmez maddelerinden biri bu.

Böyle bir ülkenin Meclis’i, kendisine referans olarak bir dinin bir yorumunu alamaz.

Bakması gereken yer laik hukuktur.

İnsan hakları anlayışının, özgürlüklerin evrensel ve çağdaş yorumunun ne olduğudur.

Böyle bakılmış olsaydı, mahkemenin de bu işle meşgul edilmemesi gerekirdi zaten.

Şimdi merak ettiğim iki husus var:

Birincisi, laik cumhuriyetin mahkemesi kararını neye göre verecek? O da mı dini bir yorumu referans alacak?

İkincisi, TBMM’de açılması gereken ibadethane mesela Bahai ibadethanesi olsaydı, TBMM ne yanıt verecekti?

İnancımıza göre böyle bir din yoktur” mu diyecekti?

O zaman sormayacak mıydık: Laik bir devlet hani bütün inançlara aynı mesafede dururdu?

Laiklik, herkesin istediği gibi ibadet etme özgürlüğünü koruyan bir kurum değil miydi?

Bir demokrasi masalı!

CENNET vatanımızın demokratikleşme macerası, masallara benziyor: Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz!

Doğrusunu isterseniz bu “bir arpa boyunun” bile fazla iddialı bir mesafe olduğunu düşündürecek çok şey yaşıyoruz.

Ama kendimizi kandırmaktan da geri kalmıyoruz, “demokratikleşiyoruz” diye!

Radikal’de Ezgi Başaran dün demokratikleşme yolunda nasıl bir arpa boyu bile yol alamadığımızı gösteren bir olay anlattı.

Edebiyatçı Selim Temo, Mardin Artuklu Üniversitesi’nde (hani ilk Kürtçe bölümü açan üniversite diye günlerce gazetelerimizde haber olmuştu) 2009 yılının mayıs ayında bir Kürdoloji kütüphanesi oluşturmak için harekete geçmiş.

Değişik kişi ve kuruluşlara müracaat etmiş, ellerindeki kitapları üniversiteye bağışlamalarını rica etmiş.

İsveç’te Kürtçe kitaplar yayınlayan bir yayıncı bunun üzerine elindeki kitapları ve İsveç’te yayınlanan çok sayıda dergiyi, 100 kiloluk bir koli halinde postaya vermiş.

Kitaplar Mardin’e ulaşınca Emniyet Müdürlüğü kitaplara el koymuş.

2011 yılında da Diyarbakır Özel Yetkili Savcılığı soruşturma açmış. Kolisinden çıkmamış kitaplarla örgüt propagandası yapmak suçundan!

Bu arada bilirkişi raporu alınması da ihmal edilmemiş tabii, ama küçük bir sorun var, bilirkişi Kürtçe kitapları Arapça zannetmiş!

Temo hakkında daha sonra takipsizlik kararı verilmiş ama kitaplar da 37 aydır kendisine ya da üniversite kütüphanesine iade edilmemiş!

Nasıl demokrasi ama?

Hem 12 Eylül’e rahmet okutuyor, hem 12 Eylül’ü yargılıyor!

Hem Kürtçe bölüm açıyor, hem Kürtçe kitapları müsadere ediyor!

Sistemi düzeltmek daha kolay değil mi?

ULAŞTIRMA Bakanı Binali Yıldırım şöyle diyor: “12 Eylül referandumundan sonra fiili bir yarı başkanlık sistemi mevcut. Cumhurbaşkanı ve başbakan arasında yetki dağılımının mutlaka belirlenmesi lazım. Yapılacak en doğru iş bu fiili duruma Anayasa’da adını koymak suretiyle sınırları belirlemek.”

Artık biliyoruz ki Başbakan’ın en büyük rüyası Anayasa’yı değiştirip tek adam olmak. O mümkün olmazsa yarı başkanlık sistemine de razı gelecek, çünkü
yürütme gücünü elinden bırakmak istemiyor.

Onun için AKP sözcüleri her fırsatta Başbakan’ın bu rüyasını gerçekleştirebilmek için gerekçeler üretiyorlar.

Yıldırım’ın açıklaması da bunun bir örneği.

12 Eylül referandumu için Anayasa değiştirilirken, yapılan işin yanlış olduğunu çok söyledik, ama o vakit bunu duymazdan geldiler.

Şimdi de çıkmış “Artık fiili durum var, bu yanlış, düzeltelim” diyorlar.

Evet, kabul, düzeltelim.

Peki, bu düzeltmeyi neden parlamenter sistemi daha iyi işletmek yönünde değil de, bir tek adam yönetimine geçmek yönünde yapacağız?

Cumhurbaşkanının yetkilerini sınırlamak, parlamentonun güçlü bir yasama kurumu haline gelmesini sağlamak, milletvekillerini liderlerin iki dudağına bakmaktan kurtaracak değişiklikleri yapmak daha kolay değil mi?

Bir tek adam için bütün sistemi değiştirmek yerine, parlamenter sistemi daha iyi çalıştıracak düzenlemeleri yapmak neden bir türlü akıllarına gelmiyor?