Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Ortada Suriye halkı mı kaldı?

Hükümet yetkilileri her fırsatta Suriye ile ilgili kararın Suriye halkına ait olması gerektiğini söylüyor.
En son olarak Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da Şark El Avsat gazetesine verdiği demeçte aynı telden çalıyor:
“Suriye’deki en temel faktör, büyük güçler değil Suriye halkıdır.”
Çok doğru ama bir o kadar da çok geç kalmış bir tespit bu.
Suriye’de ayaklanmalar başladığında, Suudi Arabistan ve Katar’ın peşine takılıp, ateşin üzerine benzin dökmeyi tercih etmek yerine o vakitler bunu akıl etmiş olsaydık, bugün işler çok daha farklı olabilirdi.
Daha iç savaşın başında belli olmuştu ki Suriye halkının tümü aynı fikirde değildi.
O günlerde yatıştırıcı olmak, Esad’ı kendi halkına şiddet uygulamaması için sıkıştırmak, bugünkü korkunç tablonun ortaya çıkmasını önleyebilirdi.
Bugün artık homojen bir “Suriye halkından” söz edebilmek mümkün mü?
4 milyonundan fazlası ülkesinden kaçmak zorunda kaldı. 7 milyon 500 bin Suriyeli, kendi ülkesi içinde yer değiştirmek zorunda kaldı, kendi memleketlerinde göçmen hayatı yaşıyorlar.
500 bine yakın Suriyeli öldü, kaç kişinin kalıcı sakatlıkla malul olduğunu bilmiyoruz bile.
Bütün ülke yıkıldı. Kürtler ayrı, Sünniler ayrı, Aleviler ayrı bir ülke hayal ediyorlar artık.
Tamam, kararı Suriye halkı versin.
Peki ortada bir halk mı kaldı?
Onun için artık “kararı Suriye halkı verecek” demek, söyleyecek hiçbir sözünüzün kalmadığı anlamına geliyor!
“Destan” olduğu iddia edilen Suriye politikasının iflasına işaret ediyor.
——————————-
 
Hukuksuzlukla mücadele hukuk ile olur
 
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova Türkiye’de, hükümetin basına baskı yaptığını söyledi ve Avrupa’nın Türkiye’nin basın özgürlüğü konusunda uluslararası standartlara uymasını sağlamasını istedi.
Bu sözleri gerçek demokrasiye sahip bir ülkenin yetkilisi söyleseydi ciddiye alabilirdik belki ama  sözlerin sahibinin ülkesinde basın özgürlüğü diye bir şey olmayınca kimse ciddiye almıyor tabii.
Hatta çok da komik olmayan bir fıkra tadı bırakıyor, dinleyende.
Benzeri bir komik tat, bizim yetkililerin basın özgürlüğü ile ilgili sözlerini dinleyenlerde de kalıyor olmalı.
Bizimkiler de her fırsatta “dünyanın en özgür basınının Türkiye’de olduğunu” söylüyorlar, hapishanelerdeki gazetecilerin “terörist” olduğunu iddia ediyorlar.
Ama dünya alem biliyor ki böyle bir şey yok.
Fethullah Gülen cemaatinin yaptıklarıyla mutabık olmadığımı bu köşeyi yıllardır izleyen herkes biliyordur.
Senelerce ellerindeki iktidar gücünü kullanarak, insanlara eziyet ettiler, hapislerde süründürdüler, geleceklerini mahvettiler.
Ama onların bunu yapmış olmaları, bu cemaatin yasa dışı işleriyle mücadele ederken hukuktan sapılmasını da gerektirmez.
Onlar hukuk kurallarını ve kanunları, istedikleri gibi eğip bükebildiler ama hukuksuzlukla mücadele, hukuk içinde kalınarak yapılırsa başarılı olabilir.
Onun için cemaatin gazetelerine, televizyonlarına “kayyum” atamak, kayyumlar marifetiyle medyayı susturmak doğru bir yol değildir.
Kayyum atanmasına gerek görülüyorsa, kayyumun görevi, başına getirildiği işletmeyi düzgün yönetmesidir.
Oralardaki gazetecileri işten atmak, yayın organlarını iktidarın borazanı haline getirmek değil.
Vaktiyle büyük soruşturmalarda, Fethullahçı savcı ve hakimlere de aynı şeyi söylüyorduk: Böyle hukuk dışına çıkarsanız, varsa suçlular bile cezalandırılmadan bu işlerden yakalarını kurtarırlar diye.
Şimdi de iktidar adaletine seslenmek istiyorum: Böyle yaparsanız, gerçek suç ve suçluyu ayırt etmeden toptan bir cezalandırma yoluna giderseniz, sonunda gerçek suçlular da bu işlerden paçalarını kurtarırlar.
Tuttuğunuz yol doğru bir yol değildir.
———————————
 
Muktedirin hukuku böyle
 
 
İstanbul’da 8 Mart Kadınlar Günü nedeniyle, Kadıköy’de düzenlenmek istenen mitinge Valilik izin vermedi.
Bunun üzerine meydanda toplanan kadınlara yönelik plastik mermilerin ve biber gazının da kullanıldığı polis şiddeti uygulandı.
Bazı göstericiler gözaltına alındı, bazıları yaralandı.
En başından başlayarak hukuk dışına çıkıldı.
Birincisi, bir gösteri düzenlemek için izin almak gerekmiyor.
AİHM kararlarına göre, toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi eylemlere getirilebilecek yasaklama ya da sınırlama sadece gösterinin barışçı olmaması ile ilgili olabilir.
Barışçı gösteriler için izin almak gerekmez, yasaklamak da hukuksuzluktur.
Şiddete başvurulmamış bir gösteriyi plastik mermiler ve biber gazıyla dağıtmaya kalkışmak ise insani açıdan zulümdür ve hukuk dışıdır.
Venedik Komisyonu, kamuya açık tüm yerlerin toplantılara açık olması gerektiğini kabul ediyor.
Nitekim bununla ilgili sayısız AİHM kararı var, Türkiye’de de sayısız yargı kararı gösterilebilir.
Devletin en tepe yöneticisi bile “tazminat parasını öder, mahkeme kararlarını uygulamam” dedikten sonra, Vali’ye ve polise de AİHS ve AİHM’ye uymamak kalıyor.
Hukukun yerini muktedirin kişisel ve siyasal tercihleri alıyor.
Böyle bir ülkede, demokrasiden de, insan haklarından da söz edebilmek mümkün değildir.
——————————-