Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Yeni bir “derin devlet” operasyonu mu?

MİT, bundan böyle görev alanında kullanılmak üzere  satın alacağı cihaz, silah, taşıt gibi taşınır malları kayıt altına almak zorunda olmayacak.
Bununla ilgili yönetmelik değişikliği yürürlüğe girdi.
Böylece MİT’in, satın aldığı silah, cihaz, otomobillerin izi sürülemeyecek, kimde olduğu, ne işte kullanıldığı öğrenilemeyecek.
Diyelim ki MİT, bir kamyon dolusu silah aldı. Bu kayıt altında olmayacak. MİT Müsteşarı bu silahları canı kimi çekerse ona verecek ve bu takip de edilemeyecek.
Buna neden gerek görülmüş olabilir?
MİT’in bazı operasyonlarda kullanacağı silahların izi sürülemesin diye mi?
Bu niye gereksin? MİT, yasal görevlerini yerine getirirken silah kullanma yetkisine sahip ve bu nedenle zaten soruşturulamıyorlar bile.
Silahın izinin sürülmesini istemiyorsanız, karışık işler peşindesiniz demektir.
Aklıma faili meçhuller, Emniyet’in kaybolan silahlarının Susurluk çetesinde çıkması gibi hikayeler geliyor, ister istemez.
Türk Gladio’su, böyle bir yönetmelik değişikliğiyle daha rahat mı hareket edecek?
AKP, kendine bağlı bir “derin oluşum” mu yaratmak istiyor ki silahlar kayıt altında olmasın?
Belki de MİT’in satın alacağı silah, araç ve cihazların başka ülkelerin içini karıştırmak için kullanılması söz konusu olacak.
MİT’in böyle bir işin içinde olması, kanununa göre mümkün değil.
Bir başka ülkeye silahlı müdahale gerekecekse, bu kararı verecek olan da zaten MİT Müsteşarı değil, TBMM olmalı.
Bu yönetmelik değişikliği kimin fikriyse çıkıp açıklasın:
Faili meçhul cinayetlerin hala aydınlatılamadığı bir ülkede, buna neden gerek duyuldu?
—————————
 
Sahibi, makamına saygı göstermiyor ki
 
Geçtiğimiz Cuma günü Hasan Cemal bir kez daha Adliye koridorlarındaydı.
Daha önce Adliye’de hiç mahkemelik bir işiniz oldu mu bilmiyorum.
Duruşma salonunun kapısına o gün görülecek davalar ile ilgili bilgilerin olduğu bir kağıt asılıyor. “Hangi saatte, kimin davası var, dava konusu nedir” gibi bilgileri içeren bir liste bu.
Hasan Cemal’in yargılandığı gün o listeye yazılı dava konuları sırasıyla şöyleydi: “Dolandırıcılık. Yaralama. Ruhsatsız ateşli silah bulundurma. İrtikap. Göçmen kaçakçılığı. Cumhurbaşkanına hakaret.”
Evet doğru tahmin ettiniz, son dava konusu Hasan Cemal ile ilgili olan.
Hasan Cemal için daha önce aynı suçlamayla ilgili iki kez takipsizlik kararı verilmiş. Şu anda süren dört soruşturması var, onlar da cumhurbaşkanına hakaret suçu ile ilgili. Bir soruşturma sonucunda dava açılmış, Cuma günkü yargılama, bunun ilk duruşması.
Yargılanan yazı, Hürriyet’e yapılan saldırının ardından yazılmış.
Ahmet Hakan’ın yumruklanması, Hürriyet’e saldırı, bu saldırıyı organize eden magandanın partisi tarafından göklere çıkarılması gibi olaylarla ilgili olarak Cumhurbaşkanı’nın tek kelimelik bir kınamayı bile çok görmesini eleştiriyor.
Savcı bunda nasıl hakaret bulup iddianameyi yazmış, hakim o iddianameyi nasıl kabul etmiş, Türk adaleti adına utanılacak bir durum ama artık alıştık da sayılır.
Savcı “başımdan gitsin” diye dava açıyor, yargıç “bana bulaşmasın” diye karar veriyor, bir anlamda top Yargıtay’a, AYM’ye, AİHM’ye atılıyor ki muktedirin öfkesini çekmesinler.
Hasan Cemal de kuşkusuz ki bu suçlamalar nedeniyle mahkum edilemeyecek ama mahkeme kapılarında süründürüp taciz etmek, korkutmak istiyorlar. Davaların açılma amacı bu esasen.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret edildiği iddiasıyla açılan davaların sayısı iki bini geçmiş olmalı. Bu yılın mart başındaki dosya sayısı 1845’ti çünkü ve her gün yenileri ekleniyor.
Görev süresi bittiğinde “dünyanın en çok hakarete uğrayan Cumhurbaşkanı” olarak Guinness Rekorlar Kitabına girecek, öyle görünüyor.
Cumhurbaşkanı, Anayasamıza göre devletin ve milletin birliğini temsil ediyor, onun için de ona karşı hakaretler cezalandırılıyor.
Bir tuhaflık var bu işte: Çünkü bu Anayasa’nın “fiilen askıya alındığını” söyleyen kendisi.
Milletin birliğini” asla temsil etmiyor, çünkü açıkça taraf. Parti lideri gibi davranıyor, parti lideri gibi davrandığına göre de milletin bir bölümünün kendisine saygı duymamasını doğal karşılamalı.
Cumhurbaşkanı’na saygı duymak elbette her TC vatandaşının görevi olmalıdır.
Ama Cumhurbaşkanı’nın da kendi makamına saygılı olmasını, meşruiyetinin kaynağını oluşturan Anayasa’ya uymasını, milletin yarısını düşman gibi görmemesini beklemek de hakkımızdır.
———————————–
 
Bakan ciddiye alınmak istiyorsa
 
Türkiye’nin başına Suriye belasını saran, AB ile ilişkileri donma noktasına getiren dış politika, sadece sakıt Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun eseri miydi?
Davutoğlu, önce danışman olarak, sonra dışişleri bakanı ve başbakan olarak kuşkusuz ki bu politikanın oluşturulmasında yürütülmesinde önemli bir rol oynadı.
Ama unutmayalım ki başında da her zaman Recep Tayyip Erdoğan vardı. Önce Başbakan, sonra da Anayasal sınırlarını aşmış Cumhurbaşkanı olarak.
Onun için Davutoğlu’nun Başbakanlıktan azledilmesiyle Türkiye’nin dış politikasının değişebileceği görüşlerini tebessümle karşılıyorum.
Nitekim aslında her şeyin Saray’ın istek ve hırsları doğrultusunda şekillendiğinin, Saray fikrini değiştirmedikçe politikanın değişmeyeceğinin ilk örneğini AB Bakanı Ömer Çelik verdi.
Çelik, “yeni AB Bakanı” olarak, AB ile müzakereleri yürütecek, Türkiye’nin yeniden AB yoluna girmesini sağlayacak. Ama göreve başladığı ilk gün AB perspektifinin, Türkiye için çok önemli olduğunu ama yegane seçenek olmadığını söyledi.
Cumhurbaşkanı’nın “herkes kendi yoluna” politikasının daha kibar bir ifadesi bu sadece.
Çelik’in sözünü ettiği “AB dışı seçeneklerin” neler olduğunu merak ettim.
Bir ara Cumhurbaşkanı, Şangay Altılısı’na eklemlenmeyi hayal etmişti ama artık Rusya da olmadığına göre acaba yeni bakan AB’ye karşı nasıl bir seçenek düşünüyor.
Böyle bilmece gibi konuşacağına bunu bir açıklasa da hep birlikte öğrensek.
AB’deki yeni muhatapları tarafından ciddiye alınmak istiyorsa, bunu yapmaya ihtiyacı var.
——————————–