CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e mal varlığını açıklaması için yaptığı çağrının üzerinden bir ay geçti.
Özel, 17 Şubat’ta bu çağrıyı yapmış, bir hafta süre vermiş ve şayet Gürlek bizzat açıklamaz ise mal varlığını, ada – parsel bilgilerini de vererek kendisinin açıklayacağını söylemişti.
Daha sonra tarihi ileriye attı. “11 Mart’ı bekliyorum” dedi, bizler de 11 Mart’ı bekledik, dur bakalım ne olacak diye.
Bugün 17 Mart, Ramazan da artık bitmek üzere ancak Özel’den bir açıklama gelmedi.
Elinde gerçekten öyle bilgiler var da açıklamak için uygun zamanı mı bekliyor yoksa daha önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun bazı çıkışlarında da olduğu gibi bu sözün arkasını dolduracak elle tutulur bir bilgi yok mu?
Sebebini bilmiyorum; ikisi de mümkün.
Ancak şunu söylemeliyim ki eğer elde gerçekten bilgiler var da verdiği süre dolmasına rağmen açıklamıyorsa ya da elinde böyle bir bilgi yoksa siyasi iletişim açısından büyük hata.
“Hata” diyorum ama belki benden daha çok bilen bir danışmanı filan vardır, o bunu önermiştir. Bunu da bilmiyorum.
Özel’in, Gürlek ile ilgili bu çıkışının gerisinde Adliye’de bir “borsa kurulduğu” dedikoduları yatıyor olmalı.
Filanca iş adamının mal varlığının üzerindeki tedbiri kaldırmak için 12 milyon dolar alınmış, falanca kuyumcudan 4 milyon dolar kaldırılmış, feşmekan sanayiciden oğlunu ev hapsine çıkartmak için 2 milyon dolar alınmış vs.
Dedikodular böyle sürüp gidiyor. Rakamlar biz sıradan Türklerin algılamakta güçlük çekeceği kadar yüksek.
Başka kentleri bilmiyorum ama İstanbul’da şöhretli kişilerin adının geçtiği operasyonların gerçek amacının bu olduğu ile ilgili dedikodular bile var.
Dikkatinizi çekmiş olmalı, bunların hiçbiri bilgi değil, “dedikodu!
Önce şunu söylemeliyim ki bu tür dedikodulara prensip olarak inanmam.
Daha doğrusu kimseyi bir dedikoduyu gerekçe göstererek suçlamam, aklımdan bile geçmez.
Ancak “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” da bir Türk atasözü ve burada “duman çıkaran ateş” bana soracak olursanız toplumumuzdaki önemli bir ahlaki çöküşe işaret ediyor.
Ve bu çöküş, maddi temeli olsun ya da olmasın, adalet sistemine olan güveni de sarsıyor ki bir devlet için en tehlikeli durumlardan biri sayılmalı.
Kurumlara olan güvenin çökmesi, zaman içinde kurumların çökmesine de yol açar.
Kurumları çöken devletler uzun süre ayakta duramazlar ki tarihte yıkılıp yok olan devletlerin önce kurumlarının çökmüş olduğunu, devletin çöküşünün bunu takip ettiğini hatırlayalım.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gibi konuşacağım şimdi ama Türkiye için bu gerçek beka sorunu sayılmalıdır.
Halkımızın bu tür dedikodulara kolayca inanması ve bunu fısıltı gazetesiyle yayması, genel ahlak düzeyindeki çöküşle ilgilidir.
Ve iktidar büyüklerimizin inandığı gibi bu ahlaki çöküşün kıyafetle, yenilen içilenle, cinsel eğilimler ile hiç ilgisi yoktur.
Halkımız bu dedikodulara kolayca inanıyor çünkü aynı pozisyonda kendileri olsa, o parayı – rüşveti – avantayı kabul etmekte tereddüt etmeyeceklerini biliyorlar.
“Gemisini yürütenin” kaptanlığı gönül huzuruyla kabul edeceği bir iklim bu.
Bal tutanın parmağını yalayacağına, üzüm yiyeceksen bağını araştırmana gerek olmadığına inanılır.
“Yağlı işin kaymağı yenir” gibi, “çeşme başı susuz kalmaz” gibi halk deyişleri durduk yerde çıkmaz.
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” bir motto olarak zihinlerimizde yaşar. Çeşme akarken testisini doldurmayana enayi gözüyle bakılır.
Zaman zaman yazdığım yazılardan hoşlanmayanlar, o yazıları yazmak için kimden para aldığımı merak ediyorlar. Olası şüpheliler: CHP, İsrail, ABD şirketleri, iş adamları, üst akıl!
Bir lokantayı önerdiysem mutlaka orada bedava yemek yemiş olmam gerekiyor. Bir geziye kendi paramla gitmiş olabileceğim akıllarına pek gelmiyor. Örnekleri çoğaltmam mümkün.
Eskiden çok kızardım böyle mektuplara, artık sinirlenmiyorum.
Çünkü biliyorum ki o mektubu yazan, o suçlamayı yapan kişi kendisini benim yerime koyuyor ve benim işimi yapıyor olsa beni suçladığı rezilliği rahatlıkla yapacağını içten içe biliyor.
Kişi, herkesi kendisi gibi biliyor sonuç olarak.
“Adliye Borsası” ile ilgili dedikodulara biraz da böyle bakıyorum.
Ancak paranoyak olmanın, takip edilmediğin anlamına gelmeyeceğini de biliyorum.
“Avukat tutma, hâkim tut” bir halk inanışı olarak kulaklardan kulaklara fısıldanıyor çünkü.
Normal olarak haklarında dava bile açılmayacak kişilerin suçlu gibi teşhir edilmeleri ancak hemen arkasından salıverilmeleri bu dedikoduları besliyor.
“FETÖ Borsası” birkaç çürüğün eseri değil, bunu biliyoruz artık.
Hesap vermeyen, kontrolsüz bir gücün yönettiği bir ülkede yaşadığımız gerçeğini de unutmayalım.
Hesap sorulabilir ve verebilir, şeffaf bir yönetim, gerçek sivil yönetimdir.
Yöneticiler takım elbise giyip kravat takıyorlar diye bir yönetim “sivil” olmaz.
Ve unutmayalım ki balık baştan kokar.
Herkes bir üstüne bakar, onun hareketlerini, davranışlarını taklit eder.
Üstündeki müdür “malı götürüyor” ise alttaki memurların kendi çaplarında mal götürmeye başlamaları çok kısa sürede gerçekleşir.
Türkiye’nin son 20 yılda yolsuzluk algı endeksinde 65. sıradan, 124. sıraya düşmesinin temel nedeni budur.
Bu endeksin yayınlanmaya başladığı 1995 yılında 29. sıradaydık. 2000 yılına geldiğimizde 50. sıraya gerilemiştik.
Adliyemiz de bu gerilemeden nasibini almış olmalı.
Hep verdiğim örnek; toplumlar bileşik kaplar gibidir. Bir kaptaki su ne kadar kirliyse, diğer kaplardaki sular da o kadar kirlidir.
Elbette hâkimlik ve savcılık mesleğini yerine getirenlere saygı duymak toplumun ortak değeri olmalıdır.
Ancak bu saygıyı yaratacak olanlar da hâkimler ve savcılardan başkası değildir.
Önce onlar kendi makamlarının saygınlığını korumalıdırlar ki halk da saygı duysun.
O makamları siyasi çıkar için kullanmak, siyasete alet etmek bozulmanın başlangıcıdır.
Bugün siyaset için makamının imkânlarını kullandıran kişi, yarın kişisel çıkarı için de aynısını tereddütsüz yapabilir.
Bu boş bir inanç değildir.
—————————————
