Her zaman söylerim, şu kavanoz dipli dünyada başımıza gelen birçok şeyin sorumlusu Antik Ege Tanrılarıdır.
Antik Ege Tanrıları demeyi tercih ediyorum, Antik Helen Tanrıları da diyebilirsiniz, itiraz etmem.
Zaten o vakitler pasaport filan da yoktu, millet diye bir kavram da.
Olsaydı belki kendileri için bambaşka bir tabiiyet seçerlerdi ki böyle bir davranış onların şakacı, intikamcı ve çapkın karakterlerine daha uygun olabilirdi.
Zeus Baba’nın bütün ailesini Müge Anlı’ya çıkarma imkânına sahip olabilseydik iddiaya girerim ki dünya televizyonculuk tarihinin en yüksek ratinglerini elde eder, paraya para demezdik.
Kazancakis’in kendisinden daha çok tanınan kahramanı Aleksi Zorba’nın dediği gibi “her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır.”
Antik Ege Tanrıları sayesinde bu deliliklerimizin isimlerini bilebiliyoruz.
Ve onlara bakıp biraz da rahatlıyoruz: Demek ki bu dünyada bu deliliğe sahip olan bir tek ben değilmişim diye!
Hatta diyebilirim ki psikoloji adı verilen bilim dalını yaratanlar da doğrudan doğruya bu arkadaşlardı, Freud filan sonradan çıktı.
Mesela Zeus ve Leto’nun oğlu, Artemis’in ikizi Apollon onca iyi özelliğinin yanında pis bir huya da sahipti ki dedikoduyu çok severdi.
Hayatı hakkındaki gerçekleri öğrenmeye gelen Oedipus’la oturup oradan buradan duyduğu laflarla dedikodu yapmasaydı, büyük ihtimalle günümüzde insanoğluna musallat olan komplekslerden biri de olmayacaktı.
Uzun yıllardır kendisinden bir haber alamadığım Oedipus’u hatırlamama, geçtiğimiz hafta sonu Bodrum’a yaptığım kısa yolculuk sebep oldu.
Yolculuk nedenim ise bir arkadaş grubunun düzenlediği “babalar, oğullar, damatlar” etkinliğine katılmaktı.
Oğlum olmadığı, damadım da Türkiye’de yaşamadığı için etkinlikte “samiin sıfatıyla” bulundum.
İlk bakışta tekinsiz bir eğlence gibi görünüyor: Babalar, oğulları ve damatları!
Kulağımın bir köşesine takılıp kalmış Oedipus Kompleksi mavalları da olduğu için “dur bakalım ne olacak” endişesiyle bütün gardımı almıştım.
Bir de testosteron denilen musibet var tabii.
Bir yandan Oedipus Kompleksi diğer yandan bir insanı erkek yapmakla kalmayıp Dünyanın başına içinde yaşamakta olduğumuz bütün çorapların örülmesine de neden olan testosteron!
“Dur bakalım ne olacak” diye seyre hazırlanmamın nedeni buydu.
Tünel’den inip, İstiklal Caddesine çıktığımda Taksim’e varana kadar belli yerlerde duraklarım. Bir hafta sonu da sizi İstiklal Caddesi’nde bir tura çıkarayım, bu sayfaya sığdırabilir miyim emin değilim ama.
Bunlardan biri de Koç Üniversitesi Kitapçısı.
Oradan “Testosteron: Seks, Güç ve Kazanma İradesi” isimli bir kitap almıştım. Yazarı Joe Herbert, Cambiridge Üniversitesi’nde nöroloji profesörü.
Herbert, erkek bedeni ve beyninin testosteronun eseri olduğunu yazıyor.
Sadece erkek cinselliğinin değil saldırganlık, rekabetçilik, risk alma hevesi gibi huylarımızın da kaynağı bu hormon.
Bu hormon insanlığın başlangıcı olarak hangi efsaneyi, dini inancı, bilimsel teoriyi kabul ederseniz edin o günden beri “erkek” denilen canlı türünün hem varlık nedeni hem de insanlığa sunulmuş bir laneti.
Belki o ilk çağlarda insanlığın gelişmesine ve ilerlemesine de katkısı oldu ama günümüzün modern dünyasında da saldırganlık, şiddet, savaş, hep galip gelme isteği gibi dürtülerin de kaynağı olduğu için “insanlığın laneti” yakıştırmasını kullandım.
Lafı uzattığımın farkındayım sadede geliyorum.
Böyle hormonlar, psikoanalitik kavramlar işin içine girince hikâye ister istemez dağılıyor, benim kabahatim sayılmaz yani.
Dışardan bakılınca böyle bir manzara arz edeceğini düşündüğüm hafta sonunun ilk dakikalarında endişemin yersizliği de anlaşıldı.
Bu toplantı için seçilen yer Bodrum’da Gündoğan’a yakın Akçaalan mevkiindeki Erra Sanat Çiftliğiydi. (Errartfarm)
45 dönümlük bir araziye dağılmış heykeller ve arazinin doğal yapısı içinde adeta kaybedilmiş konaklama yerleriyle bir sanat çiftliği burası.
Toplantı odası, çok şık bir kır lokantasına benzeyen yemekhanesi ile sanatçıların gelip, atölyeleri de kullanarak istedikleri eserleri yapabilecekleri bir ortam.
Bu tür çok özel toplantılar için de kiralanabiliyor.
Keşke babam sağ olsaydı da böyle bir hafta sonunu dolu dolu onunla geçirebilseydim diye aklımdan geçirdim.
Erkekler arasındaki ilişkilerde duyguların kolayca karşısındakine aktarılamadığını hepimiz kendi deneyimlerimizden biliyoruz.
Kadınlar duygu dünyalarını birbirlerine daha kolay açıyorlar ancak erkekler bunu yapamıyor.
Geçen haftaki yazımda Norah Vincent’in “Kendi Kendini Yaratan Adam” isimli kitabından söz etmiştim, hatırlarsınız.
Vincet, erkek kılığına girerek edindiği deneyimle, erkeklerin birbirleriyle ilişkilerinde yaşadıklarını yazan bir kadın.
Vincet, erkekler arasındaki iletişimi “acı verici derecede garip” diye tanımlamıştı.
Yakınlığa açlardı ama bir türlü birbirlerine de açılamıyorlardı.
İlişkiler derinleşemiyor, yüzeysel kalıyordu.
Bunun nedeninin testosterondan başka bir şey olmadığını da ben söyleyebilirim.
Çünkü vücudumuza çöreklenmiş bu hormon, her karşılaştığımız insana bakarken önce “bunun varlığı benim için bir tehdit oluşturur mu” diye düşünmemize de yol açıyor.
Etkinlik sırasında psikolog Gökhan Çınar da bir konuşma yaptı ve erkekler arasındaki ilişkilerde doğabilecek psikolojik engellerden söz etti.
Burada bilim karşıtı bir insan gibi görünmek istemem ama psikoloji bilimi sanırım biraz abartıyor.
2000’lerin başında “adı konulmuş” 365 psikiyatrik hastalık vardı.
Bu hastalıkların “isim babası” APA kısaltmasıyla bilinen Amerikan Psikiyatri Derneği.
Bu dernek 1952 yılından beri bir el kitabı yayınlıyor ve ruhsal hastalıkların teşhis ve tedavisi ile ilgili bilgileri dünyanın dört bir yanındaki meslektaşlarına “saçıyor”!
“Akıl Bozukluklarının Tanısal ve İstatistiki El Kitabı” isimli bu rehber, APA tarafından tayin edilen komiteler tarafından hazırlanıyor.
Sözünü ettiğim kitabın 1968 baskısında 182 ruh hastalığı tanımlanmıştı. 1980’de ruh hastalıklarının sayısı 265’e ulaştı. Siz bu yazıyı okurken bile sayı artmış olabilir, ona göre!
“Babalar, oğulları ve damatları hafta sonunda” kafamda bu düşünceler geçerken çiftlikte ne Oedipus’tan bir işaret vardı ne de testosteron hepimizi birbirine düşürmeye çalışmıştı.
APA’nın tanımladığı hastalıklardan sadece birinin hazirunu etkisi altına aldığını gördüm: Durduk yerde cep telefonunu kontrol etme hastalığı olan NoMo!
Gerçekten ilginç bir deneyimdi.
Genç kuşak, kendisinden bir önceki kuşağa göre daha paylaşımcı ve katılımcı; gözlediğim en temel şey de bu oldu.
—————————-
