Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bu vergi İstanbul’u cezalandırmak için mi?

Bu vergi İstanbul’u cezalandırmak için mi?

Son zamanlarda bu tür olaylara baktıkça acaba bunları özellikle bu amaçla mı yapıyorlar diye düşünmeden de edemedim. Yanılıyorsak, Erdoğan, son seçim nedeniyle kızgın olduğu İstanbul’a bir ders vermek için bu vergiyi koydurttuysa avukatlara da gün doğdu demektir!

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, değerli emlak vergisine esas olacak rayiç bedelleri belirlemek için daha kanun bile çıkmadan üç ayrı gayrimenkul değerleme şirketinden hizmet satın almış.

Bu işlerin nasıl yapıldığını artık biliyoruz.

İhale filan yapılmıyor, şirketler pazarlığa çağrılıyor ve el sıkışılıyor.

AKP iktidarı ile birlikte kamu yönetiminde şeffaflık diye bir şey kalmadığı için bu ihalenin kaça yapıldığını, daha ucuza yapılıp yapılmayacağını da bilemiyoruz.

Bu şirketler İstanbul’u aralarında pay etmişler ve emlak değerlerini harita üzerinden saptayıvermişler.

Öyle görünüyor ki kanun da sadece İstanbul için çıkarılmış.

İstanbul dışındaki bir emlak sahibine tebligat yapıldığına ilişkin herhangi bir belirti bile yok ortada.

Daha da ilginci İstanbul içindeki tüm değerli emlak vergisi mükelleflerine de tebligatların aynı anda yapılmamış olması.

Tebligatlar bölge bölge tamamlanıp, vergi mükelleflerine gönderiliyor.

Bu da “bölücülüğün” bir başka türü olsa gerek.

İsmet Berkan’ın dijital ortamda yayımladığı haber bülteni Gündem’de yazdığına göre bir AKP milletvekili, partiye yakın bir gazeteciye “Bu kanun şimdi Meclis’e gelse geçmez” demiş.

“Kanun Meclis’te görüşülürken akılları neredeymiş” diye sormaya gerek yok tabii.

Damat Bakan’dan gelen kanun önerisini reddedecek değiller ya?

Termik santral bacalarına filtre takılmasıyla ilgili kanunda da böyle olmuştu, hatırlarsınız.

Değerli Emlak Vergisi’nin Anayasa’ya aykırılığı o kadar açık ki, AKP iktidarının her yaptığını savunmak için göğüslerini siper eden hukukçular bile ortada görünmüyor.

Yandaş medya ise tetikte: Şu ana kadar bununla ilgili bir haber ya da yorum (Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’te yazdığı hariç) yayınlamadılar.

En çok gazetenin satıldığı kentte kıyamet kopuyor, hepsi sinmiş kendilerine verilecek işareti bekliyor.

Öyle görünüyor ki Reis bir kez daha olaya el koyup, bu yanlışı düzelten adam olarak karşımıza çıkacak.

Son zamanlarda bu tür olaylara baktıkça acaba bunları özellikle bu amaçla mı yapıyorlar diye düşünmeden de edemedim.

Bu konuda yanılıyorsak, Erdoğan, son seçim nedeniyle kızgın olduğu İstanbul’a bir ders vermek için bu vergiyi koydurttuysa avukatlara da gün doğdu demektir!

Önce belirlenen değere itiraz et, itirazın reddedilince vergi mahkemesine git, oradan sonuç alamaz isen üst itiraz mahkemeleri ne güne duruyor, o da olmadı Anayasa Mahkemesi’ne, tutturamadın AİHM’ye kadar uzuyor hukuk mücadelesinin yolu.

Avukatlar sevinmesin de kim sevinsin?

Simit, boğazlarına nasıl takıldı?

Hürriyet’in Genel Yayın Müdürü Ahmet Hakan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Simit Sarayı ile ilgili açıklamalarını dinleyince, “içinden” şöyle demiş:

“Simit Sarayı üzerine yapılan bunca tartışma, bunca polemik, bunca mizah boşunaymış.”

“Keşke içinden söylediği şeyi içinde tutsaydı” diye içimden geçirdim ben de ama içimde de tutmayıp, yazıyorum.

Şunu söylemeliyim ki simidin, birilerinin boğazına takılıp kalmasının nedeni Ahmet Hakan’ın “boşuna” dediği “tartışma, polemik ve mizah” oldu.

Kamuoyunda böyle bir tepki gösterilmeseydi, Simit Sarayı deyim yerindeyse Ziraat’e kakalanmıştı.

Çünkü satış bitmişti. Bitmemiş satış için Rekabet Kurulu’na müracaat edilmez.

Önce şirketin satışı için anlaşma imzalanır, bununla Rekabet Kurulu’na gidilir. Rekabet Kurulu’nun olumlu kararıyla da satış sonuçlanır.

“Bir kısım” medyanın ve kamuoyunun tepkisi olmasaydı, bu iş çoktan bitmiş, avantalar ceplere dağıtılmış olacaktı.

Ahmet Hakan, hazır Cumhurbaşkanı’nı yakalamış ve konuyu açmışken bu işin kimin talimatıyla yapıldığını da sorabilseydi, iyi olurdu.

Çünkü bir kamu bankası, böyle bir işi, büyük bir yerden talimat almadan yapmaz, yapmayı aklından geçirmez.

O vakit hepimiz öğrenirdik, talimat Damat Bakan’dan mı geldi, okçu oğlundan mı?

Cumhurbaşkanı’nın, termik santral bacalarıyla ilgili fikrinin değişmesinin nedeni de muhalif medyanın kamuoyunu harekete geçirmesiydi.

O konu da bu kadar yazılıp çizilmeseydi, halkın tepkisi medya aracılığıyla yukarıya ulaşmasaydı kanun çoktan onaylanmış olurdu.

Gazetelerin ve gazetecilerin işi budur zaten: Halk adına, iktidarları denetlemek, yanlışlarını söylemek.

Bu bilgi işine yarar mı bilmem ama hatırlatmış olayım.

Reis bu arada oşinograf da olmuş!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gerçekten enteresan bir kişilik.

Açığımı arayan savcılar hemen kıpraşmasınlar, bunu olumlu ya da olumsuz anlamda söylemiyorum.

Son gezisinde maiyet gazetecilerine Kanal İstanbul’u değerlendirmiş: Hem de dört farklı açıdan!

Çevre açısından şu değerlendirmeyi yapmış:

Kanal İstanbul’a bileşik kaplar usulüyle bakın. Tuzlu su, az tuzlu su. Bunlar bir araya geldiği zaman ortaya ne çıkar? Bunun bir ortalaması çıkar. Karadeniz’in tuz oranı nedir? Marmara’nın tuz oranı nedir? Olaya buradan bakılması lazım. Buradan bakarsanız, ortalamasını yakalarsınız.

Nasıl ama?

Böylece Reis bir kanalla iki kuş birden vurmuş oluyor: Marmara ile Karadeniz’in suyunu paçal ederek, biraz daha az tuzlu Marmara ve biraz daha fazla tuzlu Karadeniz elde ediyor.

O zaman ne oluyor?

İşte orası karanlık.

Maiyet gazetecileri “Tamam tuzlu su ortalamasını yakaladık da ne olacak” diye soramamışlar tabii.

Mesela Karadeniz hamsisi, kalkanı, lüferi, palamutu, mezgiti bu yeni tuzlu su ortamında nasıl gelişecekler? Biraz daha tuzlu suda yumurtlamaya devam edebilecekler mi?

Marmara’da pavurya bulabilecek miyiz? Daha az tuzlu suya alışırlarsa neden olmasın?

Merak ettim, acaba “Bu Reis ne büyük adam, meseleyi şıp diye çözdü” diye “içlerinden” geçirdiler mi?