Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Cinayete yol açan “siyasi neden” nedir?

Cinayete yol açan “siyasi neden” nedir?

Sinan Ateş’in siyasi bir cinayete kurban gittiği konusunda genel bir fikir birliği var ancak bu “siyasi nedenin” ne olduğunu kimse bilmiyor.

Bildiğimiz kadarıyla Sinan Ateş, Ülkü Ocakları Başkanlığından ayrıldıktan sonra üniversitedeki görevine yoğunlaşmış ve açık bir siyasi faaliyet de yürütmemiş.

Bir cinayet emri vermeye neden olacak siyasi görüş ayrılığı, çok daha derinlerde yatan bir şey olmalı.

Kurbanın, faillerin ve cinayetin derinlemesine soruşturulmasını engellemek isteyenlerin kimliklerine bakarsak, görüş farklılıkları halinde şiddete başvurulmasının o camia için çok sıradan bir durum olduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim bizzat kurbanın kendisi de Ülkü Ocakları Başkanı olduğu dönemde böyle şiddet eylemleri için emir vermiş, militanları görevlendirmiş.

Cinayete kurban giden Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş, mahkemede verdiği ifadede şunu söyledi:

“Evet, Sinan Ateş birilerini dövdürdü. O zaman Sinan’ı karşıma aldım, dedim ki ‘Bunlar sana yakışmıyor, yapma bu işleri. Yapacaksan ocak başkanı olma.’ ‘Ayşe, ben MHP Genel Merkezi’nden gelen talimatları yapıyorum. Yapmazsam bana da ceza keserler’ dedi.”

Bu ifadeye kimse şaşırmadı çünkü yaşadığımız örnekler çok sıcak.

Iğdır Haber gazetesinin sahibi Metin Işık, Antalya Expres muhabiri İdris Özyol, Korkusuz gazetesinden Ahmet Takan, Yeni Çağ gazetesinden Orhan Uğuroğlu ve o tarihte Halk TV yorumcusu Levent Gültekin, MHP’ye yönelik eleştirilerinin ardından önce hedef haline getirildiler ardından saldırıya uğradılar, darp edildiler.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’a yapılan silahlı saldırı, Kayseri Pınarbaşı’nda CHP’li Şerafettin Bahadır’ın dövdürülmesi de bu serinin devamı niteliğinde.

Sinan Ateş cinayetiyle ilgili habercilik yaptıkları için Murat Ağırel, Barış Pehlivan, Timur Soykan ve Barış Terkoğlu’na yönelik “kurşun” göndermeli açık tehditlerin nedeni de bu siyasi akımın davranış kalıplarında şiddetin önemli yer tutması.

Ancak bu durum bile geçmişte bu kurumlarda önemli pozisyonlarda yer almış bir kişinin öldürülmesini açıklamıyor.

Daha altta başka nedenler olmalı ki bu talimat verilmiş ve yerine getirilmiş olsun.

Geçenlerde bu cinayetin, Mersin’de yakalanan büyük çaplı bir uyuşturucu meselesiyle ilgili olduğunu iddia eden bir not yayıldı.

Doğruluğunu kontrol edebileceğim bir şey olmadığı için sanıklar, Mersin’de yakalanan uyuşturucu, sanıkların koruyan daha üst düzey politikacılar ile ilgili notu yayınlayamam.

Ancak Ateş’in Ülkü Ocakları Başkanı iken Mersin Ülkü Ocakları Başkanı görevinde bulunan Çağrı Ünel’e yönelik saldırının, Ülkü Ocakları yöneticileri tarafından planlanıp, yönlendirildiğini, Ünel’in yargılanması sırasında ortaya çıkan bilgilerden öğrenmiştik.

Saldırı sırasında Ünel kendisini korumak için silahını çekmiş ve boğuşma sırasında saldırganlardan biri hayatını kaybedince, Ünel cinayet suçlamasıyla yargılanmış, mahkûm edilmişti.

Arkadaşımız Tolga Şardan, T24’teki yazılarında bu yargılama sürecindeki “eksik soruşturma” meselesine dikkat çekmişti.

O gün de tıpkı Sinan Ateş cinayetinde olduğu gibi siyaset kaynaklı bir karartmadan şüphelenmiştik.

(Şardan’ın 18 Mart 2022, 23 Haziran 2023, 18 Temmuz 2023, 18 Ağustos 2023 günlerinde T24’te yayımlanan konuyla ilgili yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.)

Sizlere sözünü ettiğim “bilgi notu”, Mersin’de ele geçirilen büyük tonajlı kokainin Çağrı Ünel’in ihbarı sonucunda yakalandığını iddia ediyor.

Uyuşturucunun yakalanmasının ardından yine aynı camiada şüpheli ölümlerin meydana geldiği ve bu ölümlerin soruşturulmasının örtbas edildiği de iddialar arasında.

Nitekim merhum Ateş’in eşi Ayşe Ateş, 11 Mayıs 2024 tarihinde Sözcü TV’de İpek Özbey’e şunu anlatıyordu:

“Bir gün eve geldi dedi ki ‘Ayşe birileri geldi yanıma önüme bir çanta para koydular. Dediler ki al bu parayı Sinan devamı da var. Bu siyaseti bırak. Bu işleri bırak. Hayatına, keyfine, yoluna bak. Nasıl istiyorsan öyle yaşa ama bu işleri bırak kardeşim, çekil kenara. Keyfinde zevkinde yaşa. Dünyanın neresinde istiyorsan. Hayatının sonuna kadar para sıkıntısı çekmeyeceğini sana garanti ediyoruz. Tek bir şartımız var bu işleri bırak.’ Bu bence Sinan’ın neden öldürüldüğünün cevabı. Görevden ayrıldıktan sonra (Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı) bu teklif gelmişti. Siyaset yapma, siyasetten uzak dur. Siyasete girme, okuluna git gel. Hocalığını yap. Keyfine bak, hayatını yaşa dediler. Sinan bu teklifi yapanların kim olduğu söylemedi bana”

Size de tuhaf gelmiyor mu?

Siyaseti bırakması karşılığında çanta dolusu para ile ödüllendirilecek ve hayatının sonuna kadar para sıkıntısı da çekmeyecek!

Bu Ateş’in bazı bildiklerini de yanına alarak çekip gitmesinin teklif edildiğini ve bu teklif kabul görmeyince de “biletinin kesildiğini” düşündürtmüyor mu?

Kuşkusuz ki gerek MİT ve gerekse Emniyet istihbaratı, bu cinayetin arkasında böyle bir hesaplaşmanın yatıp yatmadığını biliyor olmalı.

Ancak cinayetin örtbas edilmesi ve alelusul bir yargılamayla üstünün örtülmek istenmesi, devletteki bu bilginin, sumen altına atılmış bir bilgi olarak kalmasının başka bir işe yarayabileceğini de düşündürüyor.

Ortaya çıkarılırsa siyasetteki balistik etkisi çok yüksek olacak bir bilgi bu.

Onun için ortaya çıkarılıp hesap sorulmasındansa, “kullanılması” siyaseten daha çok işe yarayacağı düşünülen bir bilgi olmalı.

———————————

“Bana saygı duy” demek yetmez

MİT’in Cumhurbaşkanlığı’na sunduğu yargı raporu ile ilgili yazısı nedeniyle geçtiğimiz kasım ayında beş gün süreyle tutuklu olarak kalan arkadaşımız Tolga Şardan, dün mahkemeye çıkarıldı.

İddianameye göre Şardan, bu raporun varlığını iddia ederek “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymış”!

Yani Savcı Bey, Cumhurbaşkanı’nın yargıdaki iddialar ile ilgili olarak emrindeki MİT’ten herhangi bir bilgi, rapor filan istemediğine inanıyor.

Memleketin bir ucundaki kupon araziyle bile ilgilenen Cumhurbaşkanı, böyle bir meseleyle ilgilenmemiş olabilir mi?

İnsan hayret ediyor doğrusu.

Şardan’a atılı suçlardan biri de “devletin yargı organlarını alenen aşağılamak.”

Devletin yargı organları, bizlerin kendilerine duyduğumuz saygının yarısını kendilerine duyuyor olsalardı, mesela Sinan Ateş yargılamasındaki gariplikleri hiç yaşamazdık.

Ortada Gezi protestolarının darbe girişimi olabileceğine ilişkin tek bir delil yokken Osman Kavala ve arkadaşlarını mahkûm edebilen mahkeme, sizce kendine saygı duyuyor olabilir mi?

Anayasa Mahkemesi kararına uymayan hatta AYM üyeleri için suç duyurusunda bulunan bir Yargıtay dairesine, hukuk fakültesinin önünde ayakkabı boyayan çocuk saygı duyabilir mi?

Bu suçlamalar yargının saygınlığını korumayı hedeflemiyor, tam tersini yapıyor.

Mahkemenin vereceği kararı merakla bekleyeceğim, saygı duyup, duymamaya da o zaman bakarız.

Adliye, kendisine saygı duyulmasını istiyorsa “bana saygı duy” demez.

Hukuku, her şart altında üstün tutmayı başarırlarsa o saygı zaten kendiliğinden oluşur.

——————————