t24.com.tr

Hukukun tabutuna bir çivi daha

Dün Ayşe Barım hakkında “ağırlaştırılmış müebbet hapis” istemiyle açılan davanın karar duruşması vardı.

Bu yazıyı yazdığım saatte Barım ve avukatı savunmalarını yapmıştı ancak henüz karar açıklanmamıştı.

Gelecekte Türkiye hukuk tarihinin utanç sayfalarından birini oluşturacak bu davanın “esas oğlanı” sabahın ilk saatlerinde Adalet Bakanlığı’na getirilerek taltif edildiği için kararın ne olacağını beklemeye gerek görmedim.

Daha önce Barım için tutukluluğu kaldırma kararı veren hâkimin başına gelenleri de bildiğim için kararı verecek hâkimlerin de hangi temel içgüdüyle hareket edeceğini tahmin edebilirim.

Hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama Ayşe Barım’ın başına örülmek istenen çorabın ilk ilmekleri bu konuyla hiç alakası olmayan bir soruşturma ile başlamıştı.

İki ünlü oyuncunun aşkı aslında reklam amaçlıymış, erkek oyuncunun bir erkek iş adamıyla ilişkisine kılıf yaratılıyormuş filan.

Ancak tuhaflıklara çalışan bir zihnin anlayabileceği bu soruşturmanın asıl nedeninin çok başka olduğu da o günlerde İstanbul’da film ve dizi sektörünün popüler sohbet konusuydu.

AKP’ye yakın bir yapımcı, Barım’ın menajerliğini yaptığı oyuncuları bir dizisinde oynatmak istemiş, “hayır” yanıtını alınca da “isimsiz bir ihbarla” bu işi başlatmıştı.

Sonra kimin aklına geldi bilinmez, Ayşe Barım’ın “muhabbet tellallığından” vaz geçildi ve bir başka uyduruk ihbarla Barım’ın hükümeti devirmek üzere gizli faaliyetler yürüttüğü iddia edildi.

Daha sonra bu ihbarın sahibinin Ayşe Barım’ı tanımadığı, Gezi protestolarına ise hiç katılmadığı da ortaya çıktı ama ne fark eder?

Gezi ile ilgili ciddi bir paranoyaya sahip iktidar sahiplerini memnun etmek için bir iki kişinin hayatını kaydırmak, Türkiye’de bazı çevrelerde vicdani bir rahatsızlık yaratmıyor.

Bu arkadaşlar kendilerine sorsan Müslümanlar, yani kul hakkı filan da var işin içinde ama nasıl olsa camide arkandan usulen “helal olsun” diyorlar, melekler de bunu kayda geçiriyor diye mi düşünüyorlar acaba?

Barım’ın yargılandığı iddianame “olsa olsa böyle olmuştur” varsayımıyla yazılmış bir iddianameydi.

Savcılık bir hayal kurmuş, onu gerçekmiş gibi anlatıyor.

Barım, “oyuncuları Gezi protestolarına katılmaya davet ederek hükümeti devirmeye kalkışmakla” suçlanıyor.

İddianameyi okuduktan sonra savcılığın hayal gücüne hayran mı olsam, gülsem mi karar verememiştim.

172 sayfalık iddianamenin ilk 63 sayfasında, Gezi eylemleri anlatılıyor.

Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması planını protesto eden 18 oyuncunun görüntüleri ve sosyal medya paylaşımları “delil” olmuş.

Ayşe Barım, o tarihte herkesin yaptığı gibi bir kere Gezi Parkı’na da gitmiş, fotoğraf çektirmiş.

Gezi Parkı’nda yapılan basın açıklamasına katılan oyuncuların görüntüleri de delil sayılmış.

Delillerden biri Ayşe’nin oyuncu Mehmet Ali Alabora ile telefon konuşması.

Bu konuşmanın çözümünden anladığımız şu: Yönetmen ve oyuncuların imzalaması düşünülen bir bildiri var ve Ayşe Barım buna karşı.

Savcının iddiasının aksine, konuşmadan anlaşılıyor ki Barım bu işlere bulaşmayı hiç istemiyor.

Hem kendisinden bu tür bir bildiriye oyuncularını yönlendirmesini isteyenleri kırmamaya gayret etmiş hem de oyuncularının imza atmamalarını sağlayarak, onları rejimin şerrinden koruyabileceğini düşünmüş.

Barım’ın hükümeti devireceğini gösteren bir diğer kanıt orman yangınları sırasında “help Turkey” etiketiyle paylaşımlarda bulunmak.

Barım’ın, Çiğdem Mater ve Osman Kavala ile telefon görüşmesi yaptığı belirtiliyor ama ne konuşulduğunu savcı tahmin etmiş!

Madem konuştular, hükümeti devirmeye kesin kararlılar diye düşünmüş.

Yani anlayacağınız bizler, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine savcıdan daha çok güveniyoruz.

Savcıya göre ise hükümet çok aciz. Her şey onu yıkacak bir sonuç yaratabilir!

Bir fotoğraf, bir basın açıklaması, söylenen bir söz!

Hükümet adeta devrilmek için bahane arıyor gibi!

Ya da öyle ciddi bir paranoya hem hükümeti hem de Adliye’yi sarmış ki her şey hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu oluşturabiliyor.

Bu otoriter rejimlerin temel karakterlerinden biridir: Paranoya derecesinde korku.

Hem Anayasa Mahkemesi’nin hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Gezi protestoları nedeniyle mahkûm edilenler hakkındaki kararlarını tekrarlamayacağım.

Osman Kavala’nın, Çiğdem Mater’in, Tayfun Kahraman’ın, Can Atalay’ın, Mine Özerden’in suçlu oldukları için değil muktedir öyle istediği için hapiste tutulduklarını AİHM ve AYM kararları söylüyor.

Bu yargılama da Türkiye’de hukuk devletinin tabutuna çakılan çivilerden biri olarak tarihteki yerini alacak.

Günün birinde bütün bunlar geride kalacak elbette ama o zamana kadar ateş de düştüğü yeri yakmaya devam edecek.