Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Savcılar Anayasa’yı dikkatle okumalı

Savcılar Anayasa’yı dikkatle okumalı

Hazreti Ayşe’nin, Hazreti Muhammed ile kaç yaşında evlendirildiği ve kaç yaşında gerdeğe girdiği ile ilgili çocukça bir tartışmadan sonra, kendisini “agnostik” olarak tanımlayan Diamond Tema hakkında “yakalama kararı verilmesi” bayramdaki önemli gündem maddelerinden biri oldu.

Diamond Tema sahih olduğu Sünni gelenekte kabul görmüş bir hadise dayanarak bunu söylüyor.

Buhari’nin aktardığına göre, “Resul onunla altı yaşında bir kız iken nişanlanmış, dokuz yaşında iken de kendisine (zifafa) götürülmüştür.”

Diamond Tema genel olarak sıkça yapılan bir hatayı tekrarlıyor: Tarihi olayları, kendi döneminden koparıp bugünün ahlak anlayışı ile yargılamak.

Söz konusu evliliğin gerçekleştiği dönemde, Arap yarımadasında ergenliğe ulaşmış bir kızın yaşı kaç olursa olsun evlenebilmesi, çocuk doğurması bir ahlaki sorun yaratmıyordu.

Bu konunun ahlaki bir sorun yaratmasının ötesinde pedofili gibi ağır cezai sorumluluk da yaratan bir suça dönüşmesi modern çağın bir meselesi.

Ancak şu da bir gerçek ki günümüzde Müslümanlar bu konunun gündeme getirilmesinden hiç hoşlanmıyorlar.

Bu konu gündeme geldiğinde, 6. Yüzyıldaki Arap topluluklarının geleneklerini bugünün anlayışıyla değerlendirmenin doğru olmadığını savunuyorlar ki aynı fikirdeyim.

Bir soru da yanıt bekliyor tabii: İslam diye bugün bize sunulan, bazı bölgelerde insanlara zorla dayatılmak istenen dini örf ve adetlerin ne kadarı, o günün Arap toplumunun özgül şartlarından kaynaklandı?

Ayrıca şunu da sorabilirim: Günümüzde “akıl baliğ oldu” diye 18 yaşını doldurmamış kız çocuklarını evlendirmek, peygamberin izinde gitmek midir, pedofiliye kılıf aramak mı?

İktidar partisinin zaman zaman alevlenen, tepkiler üzerine sönen “erken yaşta evliliklere af” hevesini nasıl değerlendirmeliyiz?

Öte yandan Türkiye’de böyle bir tartışmaya girişti diye bir vatandaş hakkında yakalama kararı verilmesi, Adalet Bakanı’nın marifet yapmış gibi bunu ilan etmesi üzerinde de durmamız gerekiyor.

Bir vatandaş hakkında böyle bir tartışma nedeniyle yakalama kararı vererek, özgürlüğünü kısıtlamaya kalkışmak, laik ve demokratik Anayasa ile uyuşmuyor.

Bu tür şeyler teokratik rejimlerde olur.

İnanç özgürlüğü, hiçbir şeye inanmama özgürlüğünü de kapsıyor.

İnanç sahipleri, inançlarını yaymak, savunmak için hangi haklara sahiplerse, bir inancı olmayanlar da aynı haklara sahip.

İnanç sahibi olmayanların bu fikirlerini söylemeleri inanç sahiplerini rencide ediyorsa, tersinin de başkaları için geçerli olduğunu düşünmek gerek.

Çoğulcu bir toplumda yaşıyorsak, herkes birbirinin varlığını kabul edip, saygı göstermeli.

Elbette kimse kimseye hakaret etmemeli ama unutmayalım ki toplumun bir kesimini şoke edecek fikirlerin de rahatça ifade edilebilmesi artık evrensel bir demokrasi standardı.

Şeriat düzenini savunmak nasıl fikir özgürlüğü sayılabiliyorsa, tersini savunmak da fikir özgürlüğü.

Belli bir dini grubun tahakkümü için Anayasa ve yasaları eğip bükmek adalet sistemimizde bir alışkanlık haline geldi.

İnanç özgürlüğünü, sadece belli bir dini grubun hakkı olarak görmekten savcılarımızın ve hâkimlerimizin artık vazgeçmeleri gerekiyor.

O makamlarda aldıkları, verdikleri kararların meşruiyetinin kaynağı Anayasa ve Anayasa’ya uymak herkesten önce onların görevi.

——————————–

Bu gidişle sıra martılara da gelecek

Uzun bayram tatili sırasında önemli tartışmalardan biri de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Adalar’a layık gördüğü minibüsler konusu oldu.

İBB Basın Danışmanlığı, T24’te Gözde Yel’e yaptığı açıklamada “bu minibüslere hem sakinlerinin hem de Adalar’a gelenlerin büyük bir ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz” diyor.

Tek başın bu açıklama bile Türkiye’de vatandaşlar ile kamu otoritesi arasındaki temel sorunu yeterince tanımlıyor.

Kamu otoritesi çok düşünceli, vatandaşlarının her ihtiyaçlarını düşünüyor ve kendince ona bir çözüm buluyor.

Bu arada vatandaşın ne dediğinin ne istediğinin bir önemi yok tabii. Onlar da kim ki?

Nitekim otorite karar vermiş, minibüsleri imal ettirmiş, Adalar’a koyacak. Buna itiraz edip, protesto eden vatandaşlar ise “alın bunu” talimatıyla polis havale ediliyor.

İstanbullular CHP’li bir “yetkili” seçtikleri için şanslılar tabii. “Alın bunu” diyen yetkili CHP’li olduğu için polisler kendisini pek de sallamıyor. AKP’li bir yetkili “alın bunu” demiş olsaydı, o vatandaşın başına kim bilir neler gelirdi.

Yarım yüzyıldır İstanbul’da yaşıyorum. Daha öncesinde de Ankara’dan trenle gelip, Adalar’a gitmişliğim var.

Bana öyle geliyor ki İBB’de, bu minibüs işine karar veren yetkili benim kadar bile Büyükada’ya gitmemiş.

Adalar’a turist olarak gidenlerin otomobile pek ihtiyacı olmazdı. Yürümek, adayı gezmenin en iyi yoluydu ve hala da öyle olmalı.

Adalılara gelince, onlar da belli ki bunu istemiyorlar. Durduk yerde niye sokaklara dökülsünler.

“Atlara eziyet ediliyor” denilerek faytonlar kaldırıldığında bu işin sonunun buraya geleceği belliydi.

Belediye ve Kaymakamlık, sahip olduğu yetkiyi ve gücü fayton mafyasına karşı kullanamadı.

Hayvanlara eziyet edilmesini önleyemedi, bu işi yönetemedi ve yönetemediği konuyu ortadan kaldırmayı tercih etti.

Şimdi de bunun uzantısı söz konusu. Belediye ve Kaymakamlık, Adalar’daki ulaşım meselesini çözemedi. Bisiklet dışında, Adaların tarihi ve doğal dokusuna uygun bir ulaşım sistemini kurup, hizmete alamadı. Ortalık tuhaf elektrikli araçlarla doldu.

Çözemediği işi daha da karıştırmak bizde kamu otoritesinin en belirin vasfı sayılır. Minibüsler bunun sonucu.

Merak ediyorum, acaba martılar ne zaman yasaklanacak? Olur olmaz her yeri pisletiyorlar ve sesleri de çok çirkin, vatandaşların kulaklarını tırmalıyor diye!

Bu minibüsler belki teknolojik olarak ileri bir düzeyi temsil ediyor olabilir ancak belli ki estetik zevki gelişmemiş bir tasarımcının eseri.

Kaldırılan faytonlardan esinlenen yeni bir tasarım yapmak belli ki kimsenin aklına gelmemiş.

Rahmetli Kadir Topbaş, vapurları kaldırıp, yerine tıpkı bu minibüsler kadar tuhaf ve çirkin deniz araçları koymaya kalktığında hiç olmazsa halka birkaç seçenek sunmuş, bir oylama yaptırmıştı.

“Halkçı” belediyenin buna tenezzül etmemesi normal sanırım. Ne de olsa onlar halkın ne istediğini, halktan daha iyi biliyorlar.

“İnsan odaklı halkçı belediyeciliğin” varabildiği yer de demek ki burasıymış.

Adalıları ve belediyeye hâkim olan anlayış nedeniyle bütün İstanbul’u yakından ilgilendiren bu konu hakkında Ekrem İmamoğlu ne düşünüyor ne söylemiş diye aradım, taradım, tek bir kelime bile söylemediğini gördüm.

Tam da o günlerde Almanya’da başarılı temaslarda bulunduğu anlaşılıyor. Tebrik ederim, İstanbul’a geldiğinde bu konuda ne düşündüğünü açıklar umarım.

———————————–