Sultan Süleyman’a kalmayan Dünya, Brigitte Bardot’ya da kalmadı. Bugünün acımasız muktedirlerine bu ölüm bir işaret olur mu acaba?
Pek sanmıyorum ama yine de hatırlatayım dedim; özellikle de “kul hakkıyla” öbür dünyaya göçmenin bazı maliyetleri olacağına inananlar için!
Geçen yılın son pazar günü hayata veda eden Brigitte Bardot, kadın cinselliğinin tartışmasız sembolüydü.
Erotizminin kaynağı hakkında filozoflar teoriler üretti.
“Vamp” olmanın jartiyerle, yüksek topuklarla ilgisi olmadığını gösterdi.
“Femme fatale” sözünün vücut bulmuş hali Brigitte Bardot’yu, o yıllarda bir tanrıça katına yerleştiren neydi?
Sinemadan gelip, geçen güzel kadınlarla ilgili bir liste yapacak olsak, sanırım bu gazetenin bütün sayfaları yetmez.
Çoğunu beyaz perdede, ekranda, gazetelerin, dergilerin sayfalarında görmüşüzdür ama bir süre sonra isimlerini bile hatırlamayız.
Birisine hazırlıksız olarak “Sinemanın en güzel on kadınını sayabilir misin?” diye sorsak, çoğu kişinin ilk elde on ismi bir araya getirebileceği bile kuşkuludur.
Bu on binlerce güzel kadından hepimizde ortak bir iz bırakabilenlerin sayısı on, yirmi, haydi bilemediniz otuz olabilir.
O isimlerin çoğunu da bizde iz bırakan filmleriyle hatırlarız.
Sinema oyuncusu olarak kariyer yapmış, bütün dünyada ‘dişiliğin’ sembolü olabilmiş ama sinematografik olarak kayda değer tek bir film bile yapamamış birisini ararsanız, bütün yollar
Brigitte Bardot’ya çıkar!
Onu bir tek “Ve Tanrı Kadını Yarattı” ile hatırlıyoruz.
O filmin de bizde bıraktığı tek iz olanca yuvarlaklarını sallayarak çıplak ayakla dans eden sarışın kızdan başka bir şey değil.
“En iyi 100 film” gibi antolojilerde o filmden söz edildiğini hiç görmedim, duymadım.
Ama içinde Brigitte Bardot geçen şarkıların sayısını kestirebilmek bile zordur.
Oscarları, Altın Palmiyeleri, Altın Ayıları kucak kucak toplamış onca güzel kadın oyuncu için böyle bir şey söyleyemeyiz ama.
İlk BB şarkısı “Brigitte Bardot Bardot, Brigitte Bravo Bravo”, Achilles and Heels’in şarkısıydı ve hâlâ en yaygın olarak bilinen şarkı da odur.
Bizde de Aydınlı Dario Moreno plağa kaydetmişti.
Magazin basınının çok sevdiği ifadeyle söyleyecek olursak, “şöhret basamaklarında tırmanmaya başlaması”, 15 yaşında Elle dergisinin kapağında fotoğrafının yayınlanmasıyla başladı.
Derginin kapağına bir fotoğrafı ve sadece iki büyük B harfi basılmıştı.
O hızla bir film seçmesine katıldı, ama yönetmen yüzüne bile bakmadı.
O işten tek kazancı daha sonra kendisini yeniden “yaratacak” Roger Vadim ile tanışması oldu.
Kısa sürede sevgili oldular, hamile kaldı, İsviçre’ye gidip kürtaj oldu ve ailesinin izin vermesiyle Roger Vadim ile evlendi. O yıllarda Fransa’da reşit olma yaşı 21’di, 18 yaşındaki bir kızın birisiyle evlenebilmesi için ailesinden izin alması gerekiyordu.
Roger Vadim’in “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filmi, “BB’nin doğuşu” olarak geçiyor sinema tarihinde.
Eleştirmenlerin, sinema tarihçilerinin “doğuşu” için verdikleri bu referansa onun yorumu şuydu: “Hiç doğmamak isterdim!”
Roger Vadim’i, Ve Tanrı Kadını Yarattı’daki rol arkadaşı Jean – Louis Trintignant’la aldatınca, çift boşandı. Trintignant’la iki yıl birlikte oldu ama Jean – Louis askere gidince onu da Gilbert
Becaud’yla aldattı.
Ardından Babette Savaşa Gidiyor’daki rol arkadaşı Jacques Charrier’den hamile kaldı ve evlendi.
Charrier’den sonra sıra Alman iş adamı – playboy Günther Saks’a gelecekti.
Bardot, Gunter Sachs ile evliliğinden mutsuzdu ve peşinde dolanıp duran Serge Gainsburg’a bir şans vermeye karar vermişti.
İkisi bir akşam yemeğinde buluştular ve Serge yine şişelerce içki, paketlerce sigara içti, Bardot’nun yüzüne bile bakamadı, ağzından bir tek kelime söz çıkmadı.
Serge böyle biriydi. Döneminin en çapkın adamı diye adı çıkmıştı ama kadınlarla ilk buluşmalarında ne yapacağını şaşırmak gibi bir huyu vardı.
Brigitte Bardot gibi kendisini “tanrıça” olarak gören bir kadın bu işe çok sinirlenmişti.
Sabah telefonla Serge’i uyandırmış, bir şans daha istiyorsa kendisi için dünyanın en iyi aşk şarkısını bestelemesi gerektiğini söylemişti.
Beste, ertesi gün hazırdı ama hafızalarımızda iz bırakması Bardot’ya değil, Jane’e nasip olacaktı: Jet’aime moi non plus!
Bu şarkı, BBC’nin tarihi boyunca radyolarında ya da TV kanallarında çalınmasını yasakladığı 16 şarkıdan biri unvanını elinde bulunduruyor.
Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel aşk şarkıları içinde yerini kuşkusuz almış bir şarkı ama bundan da önemlisi belki de dünyanın en erotik şarkısıydı Jet’aime.
İlk kaydı Bardot yapmış ama şarkının piyasaya çıkmasını istememişti.
Birkin hala bu iddiaları reddediyor ama şarkının geri planındaki “erotik mırıltılar ve inlemelerin” çiftin yataklarının altındaki bir kayıt cihazı ile Serge tarafından kaydedildiği söyleniyordu.
Serge daha sonra şöyle anlatacaktı: “1969 erotik bir yıldı ve biz de öyle hatırlanmaya devam ediyoruz.”
Brigitte Bardot’yu böylesine unutulmaz ve büyülü kılan şey neydi?
“Brigitte Bardot, egzistansiyalizmin poster kızıdır” diyen Simone De Beauvoir, “BB ve Lolita
Sendromu” isimli kitabında şöyle yazıyordu:
“Onun erotizmi sihirli değil, saldırgandır.”
Bu yargı da De Beauvoir’ın: “Doğallığın gücü olarak görünür, tehlikelidir, evcilleşirse bir cesede dönüşür.”
Her halde bunun için olsa gerek hiç evcilleşemedi.
Beauvoir, onu “kadın tarihinin lokomotifi” diye tanımlamıştı.
Savaş sonrası Fransa’sının ilk ve en özgür kadın figürüydü.
De Beauvoir şöyle yazıyordu:
“Vücudu pasif kadının bir sembolü değildir. Giysileri fetiş değildir ve soyunduğu zaman ortaya çıkan da bir gizem değildir. O, vücudunu sıradan bir şeymiş gibi sergiler.”
Ben filozof değil, sıradan bir erkeğim.
Fotoğraflarına bakarken ona bayılırdım ama demek ki bu kadar beğeniyor olmamın nedeni de meğerse bunlarmış!
İlk gençlik yıllarımızda kapağında Brigitte Bardot olan Ses dergisini satın almamamız düşünülemezdi.
Charles de Gaulle şöyle demişti: “O en az Renault kadar önemli bir ihraç ürünümüzdür.”
Arada bir Pazar dergisinin orta sayfasında da ‘poster’ olurdu, yatakhanedeki dolaplarımızın kapağını her açtığımızda “n’aber” diyen bir arkadaş.
Sinemayı bıraktığını açıkladığında 40 yaşındaydı, 50’den fazla hiçbir iz bırakmayan film çevirmişti, tam o günlerde ben de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kayıt kuyruğundaydım!
“Benim kuşağımın kadınları onu 1950’de ilk kez Elle dergisine kapak olduğunda hatırlarlar” diye anlatıyor Fransız moda tarihçisi Nicole Parrot, “Kısa kestane rengi saçları vardı.
Büyüleyici bir balerin duruşuydu. O güne kadar moda dünyasının ya da sosyetenin görmediği bir kızdı.”
Ve hep öyle de kaldı!
“Vamp” olmanın jartiyerlerde, yüksek ökçelerde, seks skandallarında arandığı bir dönemde,
babet ayakkabılar ile gezdi, capri pantolon ona yakıştığı kadar hiçbir kadına yakışmadı! ‘Bikini’ denilen giysiyi en iyi taşıyan da oydu.
Kalın kırmızı dudakları, alt dudağını hep ısırırmış gibi görünen dişleri, avare sarı saçları!
40 yaşında emekli olduktan sonra St. Tropez’ye yerleşti.
Aynı yıl Alain Delon’un uyutmaya karar verdiği bir Alman Kurdunu yanına alınca hayatı değişti.
İçindeki hayvan sever uyandı. Artık tek amacı vardı, hayvan hakları ve Akdeniz doğal yaşamının korunması.
Çok geçmeden vejetaryen de oldu.
Hayvan haklarını savunmak için kendi adını verdiği vakfı kurdu. Mücevherlerini ve şahsi eşyalarını açık arttırmayla satarak vakıf için fon oluşturdu. Müzayededen dönemin parasıyla 3 milyon Frank gelir elde edilmişti.
Gençliğinde Fransa’nın özgürlük sembolü Marianne’nin yüzü olmuştu.
“Emekliliğinden sonra” Fransa’nın en önemli devlet nişanı olan Légion d’honneur ile ödüllendirildi ama “hükümet hayvan haklarına saygı göstermiyor” diyerek ödülü almayı reddetti.
Fransa’ya Müslüman göçünün artmasından duyduğu endişeleri yazdığında ırkçılıkla da suçlandı.
Bu suçla çıkarıldığı mahkemede “ben kimseyi bilerek kıramam ki” diye kendisini savunacaktı ama bu utanç artık bir kere üzerine yapışmıştı.
Hiçbir zaman plastik cerrahiye, iğnelere, botokslara yüz vermedi.
Tanrı ne verdiyse onunla idare etti, yaşlanmaktan gocunmadı.
Tanrının verdiği yüzü beğenmeyip değiştirmeye çalışan kadınların kulağına küpe olsun!
———————————–
