OKSİJEN, t24.com.tr

Irkçılık kurbanı “siyah Almanlar”

Paul Auster’in “Yazı Odasında Yolculuklar” isimli romanında bir sözün altını çizmiştim:

“Uzayın merkezden uzak noktalarından seyredildiğinde, yeryüzü bir toz zerresinden daha büyük değildir. Bundan sonra bir daha yazılarında insanlık sözcüğünü kullanırsan bunu hatırla.” (Can Yayınları. Çeviren: Taciser Ulaş Belge)

Bu satırları okurken, bunu romanın içine rahmetli Auster’in “benim için sokuşturduğunu” düşünmüştüm. Altını çizmemin nedeni bu.

Bu meslekte yarım yüzyılı geride bıraktım, romanı okuduğumdan beri her sabah bunu hatırlamaya çalışırım.

Bu süre içinde kendisini Türkiye’nin kaderindeki en önemli oyuncu zanneden o kadar çok insan gördüm ki şu anda isimlerini bile hatırlamıyoruz.

Benim isimlerini hatırladığım ve o günlerde çok önemli insanlar zannettiğim bir sürü insanın adını kızım bilmiyor bile.

Torunum da eğer çok özel bir dönemle ilgili siyasi tarih doktorası filan yapmaz ise hiç öğrenmeyecek.

Günümüzün “küçük dağları ben yarattım, büyüklerinin yaratılmasında da katkım olmuştur” havalarında gezen tiplere rasgeldikçe aklımdan bunları geçiriyorum.

Bunlardan biri de ABD Başkanı Donald Trump.

Sosyopatların ülkelerin yönetiminde söz sahibi olduklarında insanlığın başına ne işler açtığını geçmişten biliyoruz.

Kısmette bir benzerini dünya gözüyle deneyimleme fırsatı da varmış!

Trump, ilk başkanlık döneminde Beyaz Saray’da yapılan mülteciler ile ilgili bir toplantıda sinirlenip, “bu bok çukuru ülkelerden niye bu insanları kabul ediyoruz” diye sormuştu.

Aynı toplantıda “bu ülkeler yerine Norveç’ten göçmen alalım” dediği de biliniyor.

Tabii sorun şu ki bir Norveç vatandaşının, göçmen olarak ABD’ye gelmek istemesi için aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekiyor.

Dünyanın en zengin varlık fonunun ortağı olarak yaşamak dururken, kim ABD’ye göç etmek ister ki?

Benjamin Franklin’in kim olduğu ile ilgili hiçbir fikriniz olmasa bile yüzünü tanırsınız: 100 ABD Dolarının üstünde bir resmi var çünkü.

Kendisi ABD’nin Kurucu Babalarından biri, Bağımsızlık Bildirgesi’nin hazırlayıcısı, imzacısı ve ilk posta genel müdürüydü.

Franklin de Trump gibi belli ülkelerden göçmen alınmasını uygun görürken, belli ülkelerden göçmen alınmasına iyi gözle bakmıyordu.

Geçenlerde Caillian Savage (tarihçi ve blog yazarı) Benjamin Franklin’in eski bir makalesinden bölümler yayınladı.

Franklin, bu makalesinde ABD’ye Almanya’dan gelen göçmenlerin ülkenin dokusunu nasıl tahrip ettiğinden yakınıyor.

Tıpkı Trump gibi ABD’ye göçmen alınacaksa bunun “beyazlar” arasından alınmasını uygun görüyor ve hangi ülkelerin “esmer”, hangi ülkelerin “beyaz” ülkesi olduğuna ilişkin fikirlerini yazıyor.

O makaleden bir bölüm aktarıyorum:

“İngilizler tarafından kurulan Pensilvanya kısa süre içinde Almanlaştırılacak. Ne dilimizi ne de geleneklerimizi asla benimsemeyecek, ten rengimizi de edinemeyecek yabancıların kolonisi haline gelsin ki?

Bu da beni bir not daha eklemeye yöneltiyor: Dünyadaki tamamen beyaz insanların sayısı orantılı olarak çok azdır. Tüm Afrika siyah veya esmer tenlidir. Asya çoğunlukla esmer tenlidir. Amerika (yeni gelenler hariç) tamamen esmer tenlidir. Ve Avrupa’da İspanyollar, İtalyanlar, Fransızlar, Ruslar ve İsveçliler genellikle esmer tenli olarak adlandırdığımız bir ten rengine sahiptir; aynı şekilde Almanlar da.”

Savage’ın makalesinden öğrendim ki “kendini beyaz zanneden” birçok insan ABD’de yıllar boyunca ayrımcılığa uğramış.

Polonyalılar, İrlandalılar, İtalyanlar ve Finliler “beyaz tenli” olmadıkları gerekçesiyle dışlanmışlar.

Kimisi okula, kimisi restorana girememiş. Sendika yöneticiliği ve siyasi makamlara erişimleri de engellenmiş.

1907 yılındaki bir grevde oynadıkları rol nedeniyle Finlandiya kökenlilerin “Asyalı” olarak sınıflandırılması için kampanya bile yürütülmüş.

Anadilleri Ural Altay ailesine mensup olduğu için halk arasında “Çinli İsveçliler” ya da “Moğollar” olarak tanımlanır olmuşlar.

Finleri, “Asyalı” olarak kategorize etme talebi çok taraftar bulmamış.

Bu sayede vatandaşlık haklarını kaybetmekten ve yüzme havuzları gibi kamu tesislerinden yasaklanmaktan kurtulmuşlar.

Tabii Franklin’in yaşadığı yıllarda ne fotoğraf vardı ne de film.

Onun için kimin beyaz, kimin esmer olduğu ile ilgili fikirlerinin büyük ölçüde önyargılardan kaynaklandığı bir gerçek.

Fransa ve Londra’da büyükelçi olarak bulunduğu yıllarda kimleri görebildiyse fikirleri öyle şekillenmiş olmalı.

ABD’ye göçmen olarak gelen Almanların, çok büyük bölümünün çiftçi kökenli olduğunu, güneş altında tarlada çalışmak nedeniyle hafifçe karardıklarını ve Franklin’in gözüne “kara gibi” göründüklerini varsayabiliriz.

Franklin makalesinde Almanların çalışkanlığını ve disiplinli olmalarını da övüyor ama bu övgülere rağmen onları “öteki” olarak konumlamaktan da vazgeçmiyor.

Bu da bizlere şunu gösteriyor olmalı: Birisi sizi “öteki” olarak konumlamaya karar verirse, sizi ne göz renginiz kurtarabiliyor ne ten renginiz ne de çalışkanlığınız.

——————————–