Komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına gerekçe olan esprilerinden birisi de “inanç özgürlüğü” ile ilgili.
Espriyi burada tekrarlayamayacağım. Zaten memleketin neredeyse dörtte biri seyretmiş durumda.
“Sana komik geldi mi, bu espriye güldün ya da tebessüm ettin mi” diye soracak olursanız, ilk izlediğimde dikkatimi bile çekmediğini söyleyebilirim.
Üzerinde bu kadar yaygara koparıldığı için tekrar izlediğimde ise “çocukça” buldum.
Yanlış anlaşılmasın, bu espriyi çocukça bulduğum için Göktaş’ın tutuklanmasının haksızlığını ileri sürecek değilim.
Göktaş’ın tutuklanmasındaki haksızlık bunun çok ötesinde bir duruma işaret ediyor.
Türkiye’de Siyasal İslamcıların kişisel özgürlüklere yönelik oluşturduğu tehdidi “dini koruma, inançlı insanları savunma” kılıfına sokuyor, dinci baskıya bir meşruiyet kazandırmayı hedefliyor.
Bu, genel olarak “din eleştirisinin yasaklanması” olarak ortaya çıkıyor.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve T.C. Anayasası “din ve vicdan özgürlüğünü” garanti altına alıyor.
Anayasa’nın 14. Maddesi’nden aktarıyorum:
“Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”
AİHS ve Anayasa’nın tarif ettiği “inanç özgürlüğü” tek tanrılı dinlere inanma ve bu inancın gereklerini yerine getirme serbestisini garanti altına aldığı kadar çok tanrılı dinlere inanma ya da herhangi bir peygambere ya da doğrudan doğruya Allah’a inanmamayı da garanti altına alır.
Bu inanç özgürlüğü ile inanmama özgürlüğü kardeştir, bir elmanın iki yarısı gibi.
Bu özgürlük, inandığı ya da inanmadığını sözlü, yazılı veya görsel olarak paylaşma hakkını verir.
İnancı yaymak amacıyla ibadethaneler kurmak, kamu kaynaklarının bir bölümünü bu işe ayırmak, dernekleşmek, tarikatlar altında örgütlenmek, kitap, dergi veya dijital içerik oluşturmak ne kadar serbest ise inanmadığını açıklamak, bu “inanmamasına” taraftar bulabilmek için yayın yapmak, film çekmek vs. de o kadar serbest olmalıdır.
“Negatif din özgürlüğü” diye tanımlayabileceğimiz inançsızlık durumu vatandaşlar için bir haktır.
Nitekim, hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hem de Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından verilen ve Türkiye’deki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin mevcut içeriğiyle “zorunlu tutulamayacağına” hükmeden kararlar, bu hakkı korur.
Nüfus cüzdanlarından “Din” hanesinin kaldırılması, bu yolda verilmiş AYM kararıyla mümkün olmuştu.
Din kültürü ve ahlak dersleri müfredatının İslam’ın belli bir yorumunu dayatamayacağı, bu içeriğiyle seçimli ders olması gerektiğine ilişkin mahkeme kararları da tahmin edebileceğiniz gibi hükümet tarafından sumen altına atıldı.
Haberlerde ya da sosyal medya paylaşımlarında bazen rastlıyorum: Kafalarında sarıklar, üzerlerinde cüppeli olan birtakım adamlar, pavyon, bar, diskotek, içkili lokanta gibi yerlere girip milleti dine davet ediyorlar.
Bunlara “tebliğciler” deniliyor, barışçı bir şekilde insanları kendi inançlarına uymaya davet ediyorlar.
Tıpkı Hristiyan misyonerler gibi yani.
Hristiyan misyonerlerin faaliyetlerinden memleketin solcusu da sağcısı da huylanır, bu da bize özgü bir başka garabet sanırım ama bugün konumuz bu değil.
“Tebliğ” dinin emri olmasının yanı sıra bir hak mıdır, bu bir hak ise inançsız insanlar da kendi inançsızlıklarını yaymak için bu hakkı kullanabilirler mi?
Türkiye’de şu anda bu soruların yanıtı ikinciler için olumsuz.
Bu konuda T24 yazarı, Anayasa Hukuku hocası Prof. Dr. Tolga Şirin’in “Dinden Özgürlük Hakkı” başlıklı makalesini okumanızı öneririm. https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sirin/dinden-ozgurluk-hakki,34835?_t=1783586099618
Sacide Özlem’in dünkü Karar’da yayımlanan yazısından da bir bölüm aktarayım:
“Ayrıca “halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerler” demek, bir kesimi de benimsemiyor demektir. Benimsemeyenlerin bunu konuşmaları da doğaldır ve benimseyenlerden biri olarak öyle bir ortamda bulunan kişinin yapması gereken şey ise konu değişinceye kadar o ortamdan uzaklaşmaktır. Bunu Kur’an-ı Kerim, Nisa suresi 140. ayetinde şöyle emreder: “Allah’ın ayetlerinin görmezden gelindiğini ve hafife alındığını işittiğinizde, başka bir konuya geçmedikçe onlarla oturmayın.”
Deniz Göktaş’ın esprilerini dinleyince bilgisayara sarılıp CİMER’e şikâyet yağdıranların ya da sosyal medyada fırtınalar estirenlerin yapmaları gereken buydu: Dinlememek!
Göktaş’ın tutuklanmasına neden olan kanun maddesi “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde.
Bu maddede kilit mesele dini değerlerin alenen aşağılanması değil, bu fiilin “kamu barışını bozmaya elverişli olması” şartı.
Göktaş’ın bu gösteriyi yüzlerce kez yaptığı ve espriyi tekrarladığı da biliniyor.
Bu süre içinde kamu barışı filan da bozulmadı.
Kamu barışının bozulmasına zemin yaratabilecek şey, kimler tarafından yönetildiklerini bilmediğimiz birtakım trollerin sosyal medyada çıkardıkları yangın.
Polisin, MİT’in filan araştırması gereken buydu: Bu tipler kim ve neden inançlı insanları kışkırtmaya çalışıyorlar?
Bunu yapmak yerine espriyi yapanı tutuklamak, ters kelepçeyle teşhir etmek, söz konusu odaklar ile hepimizin güvenliğini sağlamakla görevli kurumların amaç birliği içinde olduklarını düşündürtüyor.
Siyasal İslamcı ideolojinin, kişisel özgürlüklerimize karşı giriştiği saldırının bir parçası bu.
———————————–
