t24.com.tr

Hoptirinam!

Recep Tayyip Erdoğan’ın önümüzdeki seçimi gönül huzuru içinde kazanabilmesini sağlamak amacıyla açılan ve “baş sanığı” Ekrem İmamoğlu olan davanın “ilk raundu” tamamlandı.

19 Mart 2025 günü şafak vakti düzenlenen operasyonlarla başlayan süreç, Türkiye’de adalet sisteminin, muhalefeti ezmek için nasıl bir silah haline dönüştürüldüğünü de gösteriyor.

Operasyonu başlatan Başsavcı, bugün Adalet Bakanı olarak, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun da başkanı oldu.

Yargılamayı yapan hakimlerin amiri konumunda yani! Beğenmezse ağır cezadan alır, ücra bir memleket köşesinde ticaret mahkemesine yollayabilir. Daha önce yaptılar, yaptıkları da yapacaklarının teminatıymış, böyle konuşmayı da seviyorlar.

Bilmiyorum hatırlıyor musunuz?

Tutuklamalar başlayıp, henüz yazılmamış iddianamede yer alacak iddialar savcılık tarafından AKP medyasına servis edilmeye başlandığında, ortaya çıkan bilgilerin iktidar partisi içinde rahatsızlıklara yol açtığı iddia edilmişti.

Bununla ilgili bir kulis haberine göre bazı önde gelen AKP’liler “bu dosyalarda bir şey yok, operasyonun tamamı bu mu” diye sorunca başka AKP kurmayları “her şeyi açıklamadık, başka belgeler de var” yanıtını vermişlerdi.

Bununla ilgili haberde isimler yoktu, bir kulis haberiydi.

O tarihte iktidar partisine mensup bazı politikacıların “her şeyi açıklamadık, başka belgeler de var” sözleri üzerinde fazla durulmamış, politikacıların nasıl olup da savcının her şeyi açıklamadığını bilebildikleri tartışılmamıştı.

Davanın iddianamesi operasyondan 8 ay sonra açıklandı, mahkeme iddianameyi 25 Aralık 2025 günü kabul etti.

Daha ilk duruşmada 21 tutuklunun isminin iddianamede yer almadığı ortaya çıktı.

Nasıl olduysa savcı bu 21 kişiyi yakalatmış, ifadelerini almış, tutuklatmış ancak iddianamede hiçbirine yer vermemiş.

Unuttuğu için mi, anlattıkları önemsiz olduğu için mi; ben bilemiyorum tabii.

Ancak iddianamede suçlanmayan bu kişiler neden ve nasıl tutuklandılar, 8 ay niye hapiste yattılar; kimse bilmiyor.

İddianamenin yazım sürecinde AKP medyasına sızdırılan haberlerden yola çıkılarak yapılan “gizli tanıklara dayanan dava” eleştirisini günümüzün Adalet Bakanı “başka delillerimiz de var” diye yanıtlamıştı.

Bu davayı düzenli olarak takip ettim. Yanlış anlaşılmasın, sadece bir kez duruşmaya gittim ancak her günün sonunda, o günkü duruşmalarda neler yaşandığı ile ilgili haberleri düzenli olarak okudum.

Her gün düzenli olarak duruşmaları izleyen meslektaşlarımıza da haksızlık etmek istemem; benim oturduğum yerde takip etmem ile onların bizzat salona giderek takip etmesi arasında elbette fark var.

T24, duruşma ile ilgili haberleri düzenli olarak günü gününe yayınlıyor.

Her günkü haberin altında, geçmiş duruşmalar ile ilgili haberlerin linkleri de var. Dileyenler bu haberleri topluca bulabilirler.

Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’ye birlikte çöktüğü arkadaşlarına tavsiye ederim.

Bu dava ile ilgili ileri geri konuşuyorlar, içlerinden birisi bu haberleri hızlıca okusa da ileride mahcup olacakları sözleri söylemeseler diye.

Çünkü anladığım kadarıyla dava ile ilgili bilgileri sadece ahaber’den, Akit TV’den filan takip etmişler.

Davayı günü gününe takip eden gerçek gazetecilerin haberlerinden izlemiş olsalar, o tuhaf konuşmaları yapmazlardı.

Neyse, bu Kılıçdaroğlu’nun kendi utancı deyip, geçiyorum.

Davanın bu ilk raundunda sanıkların ifadeleri alındı.

Gördük ki iddianame büyük ölçüde “gizli tanık – itirafçı” ifadelerine dayanıyor.

Ceza yargılamalarında gizli tanık ifadeleriyle mahkûmiyet vermek mümkün değil.

Yargıtay’ın içtihatları bu konuda çok açık.

Gizli tanık ifadesinin hükme esas alınabilmesi için ifadede anlatılan öykünün mutlaka somut ve yan delillerle kanıtlanması zorunlu.

Savcılık elindeki “somut delilleri” sakladıysa orası başka tabii.

Ancak, Ceza Muhakemesi Kanunu, savcıları, sanığın aleyhine ve lehine olan tüm delilleri toplamakla yükümlü kılıyor.

Savcının delil saklaması (lehte ya da aleyhte) disiplin ve ceza soruşturması açılmasını gerektirir.

Savcılar da bunu bilirler ve onun için delil saklamazlar diye biliyoruz; onun için bu davadaki bütün delillerin iddianamede yer aldığını kabul etmek zorundayız.

Bu nedenle diyorum ki bu kadar çok gizli tanık ve itirafçı ifadesiyle bu davada mahkûmiyet kararının çıkması çok zor.

Tabii hukukun siyasi müdahale ile yolundan saptırılmadığı bir ülkede yaşıyor olsaydık!

Halen tutuklu olarak yargılananların da nasıl olup da tutukluluklarının devam ettirildiği de ayrı bir mesele.

Takip edebildiğim kadarıyla söyleyeyim ki gizli tanık ifadeleri birbiriyle çelişkiler ile dolu.

Yerler, isimler, tarihler çoğu zaman birbirine karışmış.

Suçun işlendiği iddia edilen tarihte suçlanan kişinin görevde olmadığının ortaya çıkması gibi tuhaflıklardan söz ediyorum.

Kamuoyunda “itirafçı ifadesi” diye bilinen ama hukuki adı “etkin pişmanlık ifadesi” olan bazı ifadelerin de duruşmalar sırasında ifadeleri veren sanıklarca duruşmalar sırasında geri çekildiğini de hatırlatayım.

Davayı izlerken kendi içimde hep şu çelişkiyi de yaşadım: Normal bir ülkede yaşıyormuşum gibi ciddi ciddi duruşmaları izliyorum ama içten içe biliyorum ki aslında duruşmayı değil, bir tiyatro oyununu izliyorum.

Normal bir ülkede yaşıyor olsaydım Ayşe Barım, artistleri Gezi Parkı’na götürerek “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım ettiği” gerekçesiyle 12 yıl hapse mahkûm edilir miydi?

Normal bir hukuk düzeninde TÜSİAD’ın eski başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras, bir durum tespiti yaptılar diye “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan 1 yıl 3 ay 18 gün hapis cezasına çarptırılırlar mıydı?

Ancak bu ülke artık normal değil ve normal bir ülkede yaşıyormuş gibi davranmak zorunda kalmak da insanın biraz sinirlerini bozuyor.

Anayasa’sı seçilmiş yöneticisi tarafından iğdiş edilmiş, mahkemelerin bile Anayasa’ya, kanunlara uymak konusunda bir hassasiyet beslemediği bir ülkede yaşıyoruz.

Duruşmaları izliyoruz, iddiayı, savunmaları takip ediyoruz ve normal bir ülkede yaşıyormuş gibi yorumlar yapıyoruz.

Bazen kendime bu yüzden çok gülüyorum.

Aziz Nesin’in Hoptirinam isimli bir öyküsünü hatırlıyorum.

Belirsiz bir ülkedeki baskıcı rejime karşı halkın somurtup, surat asarak rejime direndiklerini zannettiklerini anlatırdı.

Durumumuzu o hikayedeki halkın durumuna benzetiyorum!

———————————