Dün memleketimizde “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” kutlandı.
Binalara bayraklar asıldı, tatil ilan edildi, Cumhurbaşkanı bu vesileyle bir makale bile yazdı.
Cumhurbaşkanı’nın makalesi, 15 Temmuz 2016 gecesini “tarihe altın harflerle yazılmış büyük bir demokrasi zaferi” olarak anlatıyor.
15 Temmuz’da halkımızın sokaklara çıkarak darbecilere karşı çıkmasını “Malazgirt, İstanbul’un fethi ve İstiklal Harbi’ndeki mücadelelerle” ilişkilendiriyor ve 15 Temmuz’un “tarih boyunca bağımsızlık için verilen mücadelenin bir devamı olduğunu” anlatıyor.
Bunu daha önce de çeşitli vesilelerle dile getirmişti.
15 Temmuz 2016 kalkışması son derece kötü planlanmış ve uygulamaya konulmuş bir darbe girişimiydi ve halkın, Anayasa’ya sadık asker – polis ile el ele vermesiyle bastırıldı. Hepsi bu kadar!
Bunu, Kurtuluş Savaşı ile, Malazgirt ile kıyaslamak mümkün olabilir mi?
“Ecdadımızın” yaptıkları ettikleri ile ilgili konularda çok hassas olup, sonra da o en önemli günlerle 15 Temmuz’u kıyaslamak hayli abartılı bir yaklaşım.
Bana soracak olursanız dün yapılan kutlamalar ile memlekette olmayan iki şeyi kutladık: Kardeşlik ve demokrasi!
15 Temmuz’u kutlama gününün adında “demokrasi” var, ülkede en zor bulunacak şey demokrasinin d’si!
Sadece şu son bir yılda demokratik haklarımıza yönelik ihlalleri alt alta yazsam gelecek 15 Temmuz’a kadar okumayı bitiremezsiniz.
NATO toplantısı olacak diye kanunsuz şekilde tutuklananların sayısına bakarak bile demokrasimizin düzeyini anlayabiliriz.
Seçilmiş kişilere suç uydurup, hapiste çürütmeye çalışmak da cabası.
Dün kutlanan bayramın adında “milli birlik” kavramı da var ama ülkenin bir yarısının, öteki yarısını “hain” diye gördüğü bir toplumsal iklimde yaşıyoruz.
Hatta Cumhurbaşkanı ve iktidarın küçük ortağına bakarsanız, dünyada en çok hain barındıran ülkesiyiz.
Hain sayılmanız ya da birilerini hain ilan etmeniz için özel bir çaba göstermeniz de gerekmiyor.
“Farklı düşünüyorsa, haindir” bu kadar basit!
Mülakatlarda “bizden değil” diye elenen gencecik insanları saymıyorum bile.
Dünyanın en tuhaf bayramı bu: Olmayan şeylerin bayramı!
———————————–
Ceddin deden, neslin baban!
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Yeniçeriden rahatsız olanlara şunu hatırlatıyorum, ister kabul edin ister etmeyin ama artık reddi miras yapan bir Türkiye yok” sözlerini okuduğumda üzüldüm.
Keşke Fesli Kadir’i tarihçi zannetmeseydi diye aklımdan geçirdim.
Cumhurbaşkanı öyle görünüyor ki bu konuşmasında “halkın bir kesimine” laf çakmak istiyor ama amacın hasıl olması çok zor.
Bir kere “Yeniçeriden rahatsız olanlar” Cumhurbaşkanı’nın çok sevdiği tabirle “ecdadımız” idi.
Osmanlı Hanedanı’nın, “yeniçeriden rahatsız olmasının” çok haklı nedenleri vardı.
Osmanlı tarihi boyunca küçüklü büyüklü, 100’den fazla yeniçeri isyanı yaşandı.
İlk isyan 1446’da Buçuktepe İsyanı olarak biliniyor. Sultan Mehmet’in (henüz Fatih olmamıştı) tahta ilk çıkışı nedeniyle yaşanmış, maaşlara “buçuk akçe” zam yapılıp, Sultan Murat yeniden tahta çıkmayı kabul edince sönümlenmişti.
1525’te bu kez Kanuni uzun süreli seferlere çıkıyor diye kazan kaldırmışlardı.
Vaka – i Vakvakiye diye bilinen isyan 1656’da 30’dan fazla devlet adamının idamıyla hedefine ulaşmıştı.
Patrona Halil İsyanı (1730), 3. Ahmed’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanmıştı.
2. Mahmud, 1826 yılında Yeniçeri Ocağını kaldırdığında buna Vaka – i Hayriye (Hayırlı Olay) adı verildiğini de hatırlatayım.
Onun için Cumhurbaşkanı’nın her fırsatta ayaklanan bu “darbeci orduyu” neden sevdiğini tam olarak anlayamadım.
Mehteri dağıtıp, Mızıka – i Humayun’u kuran da “ecdadımız” Sultan 2. Mahmud, bir müze çatısı altında tarihi yaşatmak için yeniden kuran da Türkiye Cumhuriyeti’nin Genel Kurmay Başkanlığı idi.
Yani aslına bakarsanız memleketin seküler insanlarının yeniçeriler ile bir derdi olmaz.
Sorun, Cumhuriyetin önemli makamlarında oturanların, saltanata özeniyor olmalarında gibi geliyor bana.
Kurtuluş Savaşı’nın ismini değiştirmeye kalkışmak, İngiliz gemisiyle kaçan padişahı, “gemiyle gezintiye çıkmış gibi” göstermeye çalışmak gibi gariplikler, Cumhuriyet’in makamlarını işgal edenlerin bir sıkıntıları olduğunu düşündürtüyor.
“Keşke Yunan kazansaydı” diyebilen tipi, tarihçi ve büyük adam zannedenlerin sıkıntılarının ne olabileceğini tahmin etmek de mümkün.
Ama artık çok geç!
Tarihi geri döndürmeyi başarabilen kimse olmadı bugüne kadar.
————————————–
