Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

AKP, 12 Eylül’den çok memnun

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Kenan Evren’in ölümü üzerine “12 Eylül rejiminin kalıntılarını kim temizledi?” diye sordu.
Sonra şöyle devam etti: “İşkencede ölenlerden sonra Türkiye’de işkenceyi kim kaldırdı?”
Bu soruları sorarken bir yanıt beklemiyor tabii.
Meseleyi böyle sorularla ortaya koyarsa, halk kandırılabilir ve bütün bunları AKP iktidarının başardığını düşünebilir diye varsayıyor.
Ben söyleyeyim yanıtını: Hiç kimse!
12 Eylül rejiminin bırakın kalıntılarını, ana direkleri hala ayakta duruyor, işkence de önlenebilmiş değil.
* 12 Eylül rejimi, Cumhurbaşkanı’na parlamenter sistemde olmaması gereken olağanüstü yetkiler vermişti ki “rejimi” koruyabilsin. AKP, bunu değiştirmeyi vaat ettiği halde dokunmadı, 7 yıl Abdullah Gül’ün, son bir yıl da Recep Tayyip
Erdoğan’ın bu letkileri tepe tepe kullanmasından mutlu oldu. Bu da yetmedi, daha fazla yetki vermeye çalışıyor.
* Üniversiteler üzerindeki “vesayet kurumu” YÖK, 12 Eylül’ün eseri ve AKP bu kurumu eline geçirdiğinden beri yetkilerini tartışmıyor bile.
* 12 Eylül’ün Siyasi Partiler Kanunu’na dokunmadı, demokratik siyasetin önünü açmadı, parlamentonun iradesinin parti liderlerinin vesayeti altına girmiş olmasından hiç rahatsızlık duymadı.
* 12 Eylül rejiminin halk iradesi üzerine vesayet koyma aracı olan yüzde 10’luk seçim barajından da gayet memnun, barajı geçemeyen partilerin oylarını ve çıkarabilecekleri milletvekillerini çalmakta bir beis görmüyor, hatta “çok iyi olur” diyor!
* 12 Eylül’ün “solcularla mücadele” kapsamında yürürlüğe soktuğu “zorunlu din dersi”, AİHM’nin verdiği aksine kararlara rağmen ısrarla uygulanıyor.
* İşkence ve kötü muamele hala engellenebilmiş değil, işkencecileri önce amirleri, sonra mülki yetkililer, sonra adalet sistemi korumaya devam ediyor ve hükümetler bunu değiştirmek için hiçbir etkili girişimde bulunmuyorlar.
Başbakan Davutoğlu, boş konuşmalarla milleti kandırabileceğini zannediyor. Belki bir bölümünü kandırabiliyor da!
Ama bir gerçek gün ışığı gibi ortada duruyor:
AKP, 12 Eylül rejiminin millet iradesi üzerine koyduğu vesayet kurumlarından yararlanmakta kendisinden öncekilerle yarışıyor!
————————————–
Partizan yönetimin doğal sonucu
Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaiklerin, yeni sergileme alanına taşınması sırasında bozulmaları ve tahrip edilmeleri basit bir “restorasyon” hatası değildir.
Gerçek bir kültürel hazine söz konusu ve Türkiye bunu sadece kendisi için değil., insanlığın tümü için muhafaza etmek sorumluluğunu taşıyor.
Ama gördünüz işte: Mozaiklere adeta botoks yapılmış.
Kültür Bakanlığı da hemen “inceleme” başlatmış tabii. Bizim bürokrasi geleneğimizde bunun ayrı bir yeri vardır, “incelerler”! İş işten geçtikten sonra!
Peki ama sizin işiniz bu restorasyonun adam gibi yapılmasını sağlamak değil miydi?
Sahip olunan tarihi hazinenin değerini bilmeniz ve bu işi yapacak en ehil kişileri, şirketleri bir araya getirmeniz ve işi onlara vermeniz gerekmiyor muydu?
“Bu restorasyon nasıl gidiyor” diye merak edip, bir gün bile olsa işi denetlemek aklınıza gelmedi mi?
Peki o maaşları niye alıyorsunuz, o makam otomobillerine niye biniyorsunuz, o koltukları neden işgal ediyorsunuz?
Bu işi yüzünüze gözünüze bulaştırdınız, çünkü bakanlık kadrolarına ehil olanlar değil, “partidaş” olanlar dolduruldu.
Bakandan başlayarak, müsteşara, genel müdüre ve en sonunda müze yöneticilerine kadar hepiniz sorumlusunuz.
Bu nedenle yüzünüzün kızarmayacağını, utanmaz bir pişkinlikle o koltuklarda oturmaya devam edeceğinizi biliyorum.
Bu işin neden bu hale geldiğini kolayca tahmin edebilirim: İşi, böyle bir restorasyon işini daha önce hiç yapmamış, kadrolarında bu işlerden anlayan arkeolog, restoratör bulunmayan bir “yandaş” şirkete yaptırmaya kalkışmışlardır.
Bu da AKP iktidarının Türkiye’ye bir armağanı!
Kazanılan paranın bir bölümünün değişik havuzlara aktarılması işi, ihalelerin böyle şirketlere verilmesiyle mümkün olabiliyor çünkü.
————————————
Boncukları mı dökülecekti?
Diyanet İşleri Başkanı, kendisine makam aracı olarak satın alınan 1 milyon liralık makam aracını iade edeceğini açıklamıştı.
“O araca bir gün bile binmedim, ibreti alem olsun diye iade edeceğiz” demişti.
Neden bugüne kadar bekledi ve hala iade etmedi ve bu hareketi kime “ibret” olacaktı, anlayamamıştım.
Devlet kesesinden bu tür pahalı makam araçlarına binenlerin ibret almaları gereken bir davranış olurdu her halde, işine gücüne, metro, dolmuş, otobüs, servisle gidenlere değil!
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan buna da karşı çıktı.
Zaten karşı çıkacak bir şey bulamadığı gün kendisine karşı çıkacak, öyle görünüyor.
“O makam böyle bir arabaya fazlasıyla layık. Eğer benim haberim olsaydı sakın verme derdim” dedi.
Bu tür makamlarda bulunanlara böyle şeyler şeref katarmış, öyle söylüyor.
Ben de şunu sormak isterim: Diyanet İşleri Başkanı ya da bir başka kamu görevlisi, mütevazı bir araca binerse boncukları mı dökülür?
Hem yerli otomotiv sanayiini geliştirmekten söz ediyorsunuz, hem de pahali ithal araçlardan inmiyorsunuz.
Üst düzey kamu görevlilerinin, bütçe olanaklarını lükse harcamak yerine yerli araçları kullanmaları, otomotiv sanayiine hem moral hem maddi destek olmaz mı?
“Büyüklerin” tasarruflu davrandığını gören öteki kamu görevlilerine örnek olmaz mı?
Hem ülkenin kaynaklarının kısıtlı olduğunu söyleyeceksiniz hem de lüksünüzden vazgeçmeyeceksiniz.
Ayıp olmuyor mu?
———————————–