Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Başbakan daha dikkatli olmalı

BAŞBAKAN Binali Yıldırım, referandumda neden “Evet” denmesi gerektiğini açıkladı.
Ona göre FETÖ, PKK gibi terör örgütleri “Hayır” dedikleri için, vatandaşların “Evet” demesi gerekiyor.

Ve Başbakan, bu ülkede son seçimlerde 5 milyon oy almış olan partiyi, HDP’yi de bu gruba dahil ediyor.
Başbakan’a önerim, “Evet” kampanyasını yürütürken böyle bölücü bir yaklaşımı bırakmasıdır.
Referandumda iki seçenek var: Evet ya da hayır.
İki seçenekli bir seçimde insanlar başka gerekçelerle aynı oy tercihinde bulunabilirler.
Ve bu tercihlerden birini kullanmak, sizin hiç uzlaşamayacağınız bir başkasının başka gerekçelerle aynı tercihi kullanmasıyla alakalı değildir.
Ben farklı gerekçelerle “Hayır” diyebilirim, başkası başka gerekçelerle “Hayır” diyebilir.
Nitekim aynı şey evet oyu verecekler için de geçerlidir.
Binali Yıldırım ve Devlet Bahçeli de evet oyu verecekler ama konuşmalarını dinlerseniz ikisinin evet deme gerekçesi birbirinden tamamen farklı.
Yıldırım, “Böyle olursa Türkiye uçacak” diye oy verecek, Bahçeli, “Anayasa’nın mevcut Cumhurbaşkanı tarafından çiğnenmesinin doğuracağı sakıncaları önlemek için” evet diyecek.
Bu durum herkesin aynı torba içinde değerlendirilmesi sonucunu doğurmaz.
Gerçi, hemen hemen bütün anketlerde kararsızların yüksek olduğu görünüyorsa da, onların kararları, kampanya sırasında değişebilir, bunu da biliyoruz.
AKP’nin sahip olduğu muazzam propaganda gücüne, devletin olanakları da eklenecek ve kararsız kitlelerin bundan etkilenmeleri de son derece mümkün.
Diyelim ki hâlâ kararsız olanların hepsi bu propagandadan etkilendiler ve evet oyu verdiler.
Geriye neresinden baksanız hâlâ yüzde 45 ile 50 arasında bir kitle kalıyor.
Başbakan, “Hayır diyenler teröristtir” anlamına gelecek bu sözlerinin, bu ülkeyi nasıl böleceğinin farkında mı?
‘AĞIR ELEŞTİRİ’ CEZALANDIRILACAK MI?
RECEP Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği günden bugüne kadar kaç kişiye hakaret davası açıldı, kaç kişi bu nedenle mahkûm oldu, artık istatistiğini tutmak bile zor.
Geçen gün de Balyoz davası duruşmaları sırasında bir protesto toplantısında konuşma yapan bir öğretim üyesi, bu nedenle 11 ay 20 gün hapis ile cezalandırıldı.
“Ben ona çay vermem” diyen çay ocağı garsonunun bile hakaret suçlamasıyla tutuklandığını da hatırlayalım.
Önce şunu söylemeliyim ki hakaret, kabul edilebilir bir şey değildir. Kim olursa olsun. İster Cumhurbaşkanı, ister sıradan bir vatandaş olsun, hakarete maruz kalmamalıdır. Eleştiri ağır olabilir ama bunun da yine muhatap kim olursa olsun, hakarete varmaması gerekir. Bu benim kişisel görüşüm.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise bu tür hakarete varan eleştirileri de düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendiriyor.
Özellikle politikacılara ve kamu yöneticilerine yönelik eleştiriler için geçerli mahkemenin bu görüşü.
Bizde Cumhurbaşkanı, devletin ve milletin birliğini temsil ediyor. O nedenle de mevcut Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın tarafsız olmasını, partili olmamasını öngörüyor.
Böyle olduğu için de ceza yasamızda, Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu tanımlanmış.
Ancak Anayasa değişikliği referandum ile kabul edilecek olursa, Cumhurbaşkanı artık “partili bir politikacı” haline gelecek.
Bir partiye üye olabilecek, partinin genel başkanı olabilecek. Ve bu sıfatıyla yürütme organının da başı olacak.
Peki bu durumda Cumhurbaşkanı’na yönelik eleştirinin sınırı nerede olacak?
Bugünkü “milletin ve devletin birliğini temsil eden tarafsız” Cumhurbaşkanı’na yönelik “ağır eleştirinin” hakaret olarak değerlendirildiğini biliyoruz.
Peki yeni sistemde artık partili bir politikacı olacak olan Cumhurbaşkanı’na yönelik ağır eleştiriler, yine bu kapsamda mı değerlendirilip cezalandırılacak?
O zaman AİHM’nin içtihatlarına aykırı kararlar verilmiş olmayacak mı?
Türkiye, hem bir demokrasi olacak hem de ülkeyi yöneten kişi eleştiriden azade mi olacak?
Önümüzdeki dönemde adalet sistemimizin çözmekte hayli zorlanacağı bir problem olacak bu.
AÇIKLAMA BORÇLU
2010 yılındaki KPSS sorularının Fetullahçılar tarafından çalınmasıyla ilgili 5. dava başladı.
İddianameye göre:
– Yüksek net yapan 3 bin 227 adaydan 1970’i arasında telefon irtibatı, 1148’i arasında akrabalık bağı var.
– 896’sı karı-koca, 2 bin 690’ı aynı kurum ya da firmada çalışmış.
– 1136 aday aynı adresi, 217 aday ise aynı site veya apartmanı iletişim adresi olarak bildirmiş.
– 3 bin 227 adaydan 1175’i yüksek başarıya rağmen tekrarlanan sınava katılmamış, sınava katılan 2 bin 52 adayın 1999’unun ise puanı düşmüş.
Bu bilgiler, hırsızlık ortaya çıktığında dosya üzerinde yapılacak basit bir çalışmayla elde edilebilecek bilgiler.
Ama o gün Başbakan tarafından bu işle özel olarak görevlendirilen MİT Müsteşarı ve Emniyet Genel Müdürü, bu en basit işi bile yapmamış.
Ya da yapmışlar ama bir otorite, bunun savcılık soruşturmasına ve davaya dönüşmesine engel olmuş.
O kişi kim acaba?
Zamanın Başbakanı, “Dosyayı önce bana getirin” demişti, o biliyordur belki de.
Peki o zaman bu hırsızlığa göz yummuş olmasını şimdi nasıl açıklıyor?
Bu bir “kandırılma” olayı değil ki “Kandırıldım” demek durumu kurtarsın.
O sınavda hakkı yendiği için memur olamayan, işsiz kalanlara bir açıklama borcu yok mu?