Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim!

CUMA günleri bir grup arkadaşla erkek erkeğe yemek yiyoruz.

Kimisi işten çıkıp geliyor, kimisi namazdan. Çok ender olarak masamızda bir de “kraliçe” bulunuyor ama adı üzerinde “kraliçe” bu ve her zaman ele geçmiyor!

Dün öğle yemeğindeki misafirlerimizden biri de Goran Bregoviç idi.

Dedemin memleketinden şahane havalar çalan, sohbeti dinlenir bir insan Goran.

Adını “kaptan” olarak verebileceğim denizciliğiyle ünlü bir Sürmeneli arkadaşımız, cep telefonuna kaydettiği bir şarkıyı dinletti Goran’a.

Ve baharın bu ilk günlerinde sadece bu nedenle “dağıldık”!

Annesini dinlemeyi de çok severdim, Şevval Sam da aynen annesi gibi beni o masadan aldı ve bir başka dünyaya götürdü.

Rahmetli Kazım Koyuncu’nun bir şarkısı bu: Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim!

Elbette böyle söylenmiyor. “Ben senu sevdigumi da dunyalara bildirdum! Endurdun kaslarini, babani mi öldürdum?” daha doğru bir telaffuz!

Bilmiyorum, yaşımla mı ilgili yoksa sadece “kaşıntılı ruhsal durumumla” mı?

Ama kişisel görüşüm şu ki bütün bu şarkıların beni içinde bulunduğum “maskeli balodan” alıp başka bir yere götürmesinin tek bir nedeni var: Türk olmak!

Tuhaf insanlarız aslına bakarsanız.

Gülerken ağlayabilir, ağlarken ortalığı çınlatan kahkahalar atabiliriz.

Her iki-üç yılda bir ekonomik krizle başa çıkabilir, en kötü durumumuzda yanımızda çok güvenilecek bir dost bulabilir, her derdimizi en yakınımıza anlatıp, sonra da “neden dedikodu yapıyorlar” diye şaşırabiliriz.

Fransızların, İtalyanların adı çıkmış, elbette bu mutlak bir pazarlama başarısı, biz çok zayıfız bu konuda.

Türklerin bu “olayda” pek esamisi okunmaz ama biz de sevdiğimiz zaman gerçekten çok sevebiliriz.

Ve hepsinden daha farklı olarak temel bir ilkemiz vardır, Názım Hikmet yazmıştı: Sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi gerekmez!

Biz kendi aşkımızı kendi içimizde yaşamayı biliriz. Hem kimseye bir şey söylemeyiz hem de “ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim” diye şarkı söyler, ağlarız.

Şahane insanlarız, fikrini beğenmediklerimizi hiç sevmesek de!

Bir gün onu da öğreneceğiz.

Birbirimizin varlığına saygı duymayı öğrenecek ve bu güzel ülkenin tadını hep birlikte çıkaracağız!

Şarkılar seni söyler, dillerde name adın!

ERCAN Saatçi, benimle bir CD çıkarmak istiyor. Ben aslında kendi söyleyeceğim bir CD çıkarmak isterdim ama o bunun değerinin farkında değil ki “seçtiğim şarkılardan” bir CD yapacak.

Her şarkı için bir kısa öykü yazacağım ve lanet olası titizliğim yüzünden iş geciktikçe gecikiyor.

Aslında şarkıların neler olacağını biliyorum.

“Kommandante Che Guevera” ile başlayacağım. Arkasından Adriano Celentano’dan “I wat to know” gelecek. Bunu seçtim, çünkü sahneye çıksam ben de Adriano gibi olmak isterdim!

Bir de tabii eski Yunan felsefesi ile sorunum var. Ben de her şeyi bilmek istiyorum! Arkadaşlarım “çok bilmişliğimden” şikáyet ederler ama bildiğim tek şey aslında bir şey bilmediğimdir!

Elbette bu CD’de eski dostları unutmayacağım. Bob Marley, “Could you be love” ile olacak.

Sting’den “English man in New York” kişisel tarihimin önemli dönüm noktalarına işaret ediyor. Bu küçük dünyanın her yerinde yalnız ve legal bir “yabancı” olduğum için!

Küçük bir çocukken kendimi “denizci” zannederdim. Babamın bana aldığı kitaplar yüzünden. Kaptan James Cook gibi bilinmeyen sıcak denizlerde, bir yerli bıçağının ucunda ölmeyi hayal ederdim, abanoz renkli, saçlarına pembe tropik çiçeklerden taçlar örmüş bir kızın kollarında! Bu yüzden küçük kardeşim Bahadır’ın boğulmasına da sebep olacaktım, Allah korudu!

Beatles’ın Yellow Submarine’i bu nedenle kayda alınacak. Zaten hepimiz bir sarı denizaltıda yaşamıyor muyuz?

Benim yaşımda olup da Mrs. Robinson’u unutmak olmaz elbette! Paul Simon’ın bu şarkısını her dinlediğimde çocukluğumun Mrs. Robinson’ları gelir gözümün önüne. Dolu dolu kahkahalar atan, muazzam pilavlar pişiren ve ne yazık ki isimlerinin sonuna hep “abla” ekini koymak durumunda olduğum güzel kadınlar!

Fredy Mercurie’yi unuttuğumu sanmayın. “Living on my own”, ebedi yalnızlığımın bir nişanesi çünkü. Nasıl unutabilirim ki?

Soğuk ve gri bir Chichago sabahında, kentin varoşlarında doğan ve annesinin ağlamasına yol açan çocuk hep benimle. Elvis Presley’in “In the ghetto”su bu nedenle CD’ye girecek.

Aslında seçebileceğim daha yüzlerce şarkı var. Mutlaka bir tane Haris Aleksiyu da olacak. Hangisini seçeceğime karar veremedim. Ama genizden çıkan yanık bir kadın sesinin beni nasıl derinden etkilediğini biliyorum. Hatta azıcık da nezle olsa, sesi sigara ve içkiden kalınlaşıp çatlasa! İşte o zaman ölürüm, kimse beni tutamaz!

Rosana’yı da unutmayalım lütfen. “Yo soy la tierra tus raices”! Köklerinin toprağıyım!

CD’nin son şarkısı Johnny Cash’ten “Walk the Line” olacak tabii ki. Çünkü sınırlarda gezmeyi severim, adrenalinimi yükselten, tek bir yanlış adımda aşağıya uçmama neden olacak sınırlarda!

Aklınıza gelen bir şey olursa bana yazın lütfen. En az 20 şarkı bulmalıyım, öyküsü olan. Bana bu köşede bu kadar tahammül ettiğinize göre, sizin de seçme hakkınız olmalı.