Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bir hayalim var ama…

KENDİMİ bildim bileli Afrika’da dönemsel açlık olayları oluyor. Kimi zaman iklimden, kimi zaman soykırıma kadar varan iç savaşlar yüzünden insanlar bir yudum su ve bir dilim ekmek bulamadıkları için ölüp gidiyorlar.

Çocukken evimizde konuşulan en önemli meselelerden biri Biafra’daki açlıktan ölen çocuklar konusuydu. Tabakta bırakmaya çalıştığımız yemekler babamın bizlere Biafra’yı hatırlatmasına neden olurdu. Öyle bir duruma gelmiştik ki uzun süre Biafra’daki açlığın sorumlusu gibi vicdan azabı çekerdik.
Ama elimizden de çok bir şey gelmezdi, Kızılay’ın yaptığı bir kampanyaya okulda cep harçlıklarımızı bağışladığımızı hatırlıyorum.
Oysa şimdi Somali’deki açlara yardım etmek çok kolay. Cep telefonunuzdan bir tek SMS atarak bile bir çocuğun bir günlük yiyecek ihtiyacını karşılayabilmeniz mümkün.
İstanbul’da AKP’nin 10. yılı için verilen iftar yemeklerinde düzenlenen Somali’ye yardım için 100 bin SMS kampanyasını akıl edenleri bu nedenle kutluyorum.
Biliyorsunuz Başbakan, ailesi ile birlikte Somali’ye yardım götürmeye karar verdi. Toplanan yardımları orada dağıtmak ve sorunu yerinde görebilmek için.
Aynı şekilde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da bir kargo uçağı temin ederek yardım götürmek üzere çalıştıklarını söyledi. Kılıçdaroğlu torununun hediye edeceği oyuncakları da yanında götürecekmiş.
Bu haberleri okuyunca, bir kereliğine de olsa siyasi çekişmeyi bir yana bırakıp, insani bir meselede ortak davransak ne kadar iyi olurdu diye düşündüm. Başbakan ve Kılıçdaroğlu, ayrı ayrı gideceklerine, topladıkları yardımı da yanlarına alarak birlikte Somali’ye gitseler, hoş bir görüntü yaratmış olmazlar mıydı?
Yardım meselesi hiç kuşkusuz ki öncelikle insani bir mesele ama siyasetçilerin attıkları her adımın siyasi sonuçları olduğunu da biliyoruz. Onlar da zaten o adımları hedefledikleri siyasi sonuçlar için atıyorlar.
Somali’ye yardım götürmenin insani boyutu kadar, Türkiye’deki siyasi yansımaları da dikkate alınıyordur mutlaka.
İnsani bir meselede iki siyasetçinin aralarındaki ayrımı bir yana bırakıp, birlikte hareket edebildiklerini görmek, ihtiyaç duyduğumuz huzur ve uzlaşmaya hizmet etmez mi?
Ne dersiniz, çok mu hayalciyim?

Ramazanın bitmesini beklemek gerekmez

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin kuruluşunun 10. yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen Ankara’daki iftar yemeğinde yaptığı konuşmada, terör saldırılarındaki artışa da değindi.
“Şu mübarek ramazan ayında maalesef yavrularımız şehit ediliyor. Bu bölücü terör örgütüne karşı bu mübarek ay vesilesiyle sabırla devam ediyoruz. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır diyorum. Bu mübarek ramazanda sabrediyoruz. Ama ramazandan sonra barışın miladı, bu barış ayıyla, dayanışma ayıyla birlikte çok farklı olacak.”
Başbakan’ın konuşmasını birkaç kere okudum, acaba yanlış mı anlıyorum diye.
Sonra birkaç gazeteden daha kontrol ettim, hayır hata yok, aynen böyle söylüyor.
Bir yandan terör saldırıları oluyor ama bu konuşmadan anladığımıza göre “Ramazan ayıdır, mübarek aydır, dayanışma ayıdır” diye bir karşı harekette girişmeden bekliyoruz, öyle mi?
Tuhaf bir durum olduğunu düşünüyorum.
Bir yandan her gün gencecik insanlar hayatlarını kaybediyorlar, her gün bir şehit cenazesi kalkıyor ama Başbakan, “sabrının taşmış olmasına rağmen” bir şeyler yapmak için ramazan ayının bitmesini bekliyor.
Ramazan ayı kuşkusuz ki Müslümanlar için kutsal bir ay. Böyle bir ayda ibadetin öne çıkması, kavganın-dövüşün bir kenara bırakılmasının bir anlamı var.
Ama bir yandan gencecik insanlar şehit düşerken harekete geçmek için ramazan ayının bitmesini beklemek de pek normal değil.
Başbakan, ramazandan sonra ne yapmayı planlıyorsa ve bu hareketinin akan kanı durduracağını düşünüyorsa, ne yapacaksa şimdi yapmalıdır. Bayrama kadar beklememelidir.

BDP’nin siyasi sorumluluğu yok mu?

BAŞBAKAN, “Teröre yanıt vermek için ramazan ayının bitmesini beklerken”, bu eylemlerin “faturasının ağır olacağını” da söyledi. BDP’yi ve özerklik ilan etme çabalarını eleştirdi.
Bu sözlere BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan yanıt verdi:
“Bundan sonra atılacak her adım, çözüm veya çözümsüzlüğe, kopuş veya birleşmeye götürecek. Sorumlu makamlarda olanların dikkatli olması lazım” dedi.      
Hasip Kaplan “40 bini aşkın insanımızı kaybettik, 6 bin civarında güvenlik görevlisi, diğerleri Kürt yurttaşlarımız. 17 yıldır Mahmur kampında 15 bin yurttaşımız mülteci. Dün Dersim’de karakol bahçesinde toplu mezarlar açıldı. Çeteler, köy yakmalar, 17 bin faili meçhul, operasyon, baskı, tutuklama, yargısız infaz, parti kapatma, sınır ötesi hız kesmedi. Hep askere havale edilen Kürt sorununa asayiş-terör denildi. Kürt sorununun siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, tarihsel boyutları görülmedi. Siyaset kurumu çözüm projeleri geliştiremedi” diyor.
Evet, siyaset kurumunun bir çözüm bulmakta zorlandığı çok açık.
Ama Kaplan şunu da düşünmeli: Kendisi de bir siyasetçi, Kürtler adına siyaset yapıyor, ama ortaya derli toplu bir çözüm önerisi koyabilmiş de değil.
Hem kendisinin, hem içinde bulunduğu siyasi akımın sorunu da bu zaten.
Doğru dürüst tanımı bile yapılmamış bir “demokratik özerklik” kavramını, “siyasi çözüm” diye sunuyorlar ama kimsenin bilemediği bir şey nasıl çözüm olacak?
Ve ikide bir ortaya “Ya ayrılırız, ya bizim istediğimiz gibi çözülür” diye çıkmanın neresi siyaset yapmak?
Buna “silahların arkasına saklanıp, genç insanların kanı üzerinden şantaj yapmaktan” başka bir tanım da bulamıyorum.