Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bu kavgadaki koordinatlarım

SİYASETİN toz duman olduğu böyle ortamlarda arada bir nefes alıp, pozisyonunuzu netleştirmenin her türlü kafa karışıklığına iyi geleceğine inanırım. Bu yazıyı bu amaçla yazıyorum.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Manisa nutkunda şöyle konuştu:
“Maalesef devletin içinde yapılaşmaya giden bir örgüt, çete var. Bunlar mahremiyet diye bir şey tanımıyorlar. İzlemekse izlemek, dinlemekse dinlemek. Yapılan işlerde yargı, dürüst karar veren adım atan bütün yargı mensuplarını tenzih ediyorum. Bunların dışında maalesef belli bir örgüt anlayışı içinde, görev alanının dışına çıkmak suretiyle bazı medya gruplarını alan ve servis yaparak masum insanları lekeleme gayreti içinde olan yargı mensupları da var. Yürütme var. Polisin içinde de var. Orada da var. Oradan da bu tür servisler yapılıyor. Hiçbir günahı olmayanlar suçlanıyor.”
Bu sözlerin yanlış olduğunu söyleyebilir miyim? Hayır, söyleyemem.
Başbakan “devletin içinde yapılaşmaya giden örgüt” ile mutlu mesut yaşarken, ben bu köşede bunu kaç kere yazmıştım? Hatırlayamayacağım kadar çok!
Şu anda seçim ile işbaşına gelmiş meşru bir hükümet var.
O meşru hükümet, devletin içindeki bir cemaatçi yapılanma ile iktidar savaşına girdi.
Geçmiş dönemde o cemaatçi yapılanma ile al gülüm–ver gülüm yaşadıkları gerçeğini biliyoruz.
Hatta bir adım daha ileri giderek o yapılanmanın yargıda ve poliste yaygınlaşmasına, yerleşmesine, kadrolaşmasını tamamlamasına da ortak olduklarını söyleyebiliriz.
Bugün aralarında bir iktidar mücadelesine girmiş olmaları, bu gerçeği unutturmasın.
Ama “Eskiden birlikte insanların başına çorap ördüler, şimdi de birbirlerini yesinler” de diyemeyiz.
Devlet içindeki bu tür yapılanmaların, siyasi sorumluluk almadan siyaseti dizayn etmeye kalkışanların demokrasi için en büyük tehdit olduğunu düşünürüm.
Geçmişte de böyle düşünüyordum, şimdi de böyle.
Geçmişte devlet içindeki derin yapılanmalar, hükümetlere “boy ölçüsü” vermek istediklerinde cinayetler de dahil çok suçlar işlediler. Bugünkü derin yapılanmalar da henüz belki cinayet işlemediler ama en az onun kadar ağır suçlar içinde oldular.
Bunu dışarıdan seyredip, kimin kazanacağını beklemek, demokrasiye inanan herkes için en hafif deyimle “saflık” olabilir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın, tek adam olma ve otoriter yönetim heveslerine ne kadar karşıysam, devlet içindeki cemaatçi yapılanma ile mücadelesinde de o kadar yanında olduğumu ifade etmek isterim.
Yeter ki bu mücadeleden şeffaf, hesap verebilir, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygılı, en geniş şekliyle demokrasiye inanan bir iktidar çıksın.
Bunu beklediğim için “saf” olduğumu düşünebilirsiniz, size bu nedenle hak da verebilirim.
Ama madem kendimi öncelikle “demokrat” olarak tanımlıyorum, seçimle işbaşına gelmiş ve yarın yine bir seçimle gönderilebilecek bir iktidar ile mücadele etmeyi, görünmeyen güçlerle gölge boksu yapmaya tercih ederim.

Kaç yanlış kaç doğruyu götürüyor

-Doğru: Hükümetin, polis ve yargıdaki devlete paralel bir oluşum ile mücadele etmesi.
-Yanlış: Bu mücadele bahanesiyle yolsuzluk iddialarını örtbas etmeye çalışması, yargının yeni yolsuzluk soruşturmalarını engellemesi.

***

-Doğru: Danıştay’ın Anayasa ve yasaya açıkça aykırı yönetmelik değişikliğini iptal etmesi.
-Yanlış: HSYK’nın bu konuyla ilgili olarak daha Danıştay süreci bitmeden bildiri yayınlaması.

***

-Doğru: Savcılığın, tespit ettiği yolsuzluk ve rüşvete karşı harekete geçmesi!
Yanlış: Hazırlık soruşturması bitmeden belgelerin, telefon konuşmalarının insanları peşinen mahkûm etmek niyetiyle medyaya servis edilmesi!

***

-Doğru: Savcının ve adli kolluk görevindeki polisin, yürütülen soruşturmayı üstlerine haber vermemiş olmaları.
-Yanlış: Başbakan’ın “Bana söyleyin, ben suçluyu kendim cezalandırırım” demesi.

***

-Doğru: Hükümetin yargı ve poliste cemaatçi örgütlenmeyi tespit etmiş olması.
Yanlış: Bunu şimdi öğrenmiş gibi numara yapması.

***

Doğru: AKP medyasının olanca gücüyle polis ve yargıdaki cemaatçi oluşumun üstüne gitmesi!
Yanlış: Bunu yaparken ayakkabı kutularından ve evlerdeki kasalardan fışkıran dolarlardan, Euro’lardan hiç söz etmemesi.

Bu sözleri hiç inandırıcı değil

BAŞBAKAN, yolsuzluk ve rüşvet iddialarını örtbas edebilmek amacıyla Cemaat’e savaş açtı ve bu arada en çok tekrarladığı şey de “yolsuzluklarla önce ben mücadele ederim” cümlesi.
Hiç inandırıcı bulmadığımı söyleyeyim.
Eğer bu sözünde gerçekten samimi olsaydı, Deniz Feneri soyguncularını yargıya esaslı bir dosya hazırlayarak sevk eden savcıların görevden alınmalarında da aynı tavrı sergilerdi.
Siemens
şirketinin Türkiye’de de ihalelerde rüşvet dağıttığı, rüşvet işinde aracılık eden bir şirket yöneticisinin Türkiye’ye gelerek bir bakan ile akşam yemeğinde gizlice buluştuğu Almanya ve Amerika’daki soruşturmalarda ortaya çıkmıştı.
Başbakan eğer yolsuzluklarla mücadele konusunda samimi olsaydı, önce bu bakanı ortaya çıkarır, yargıya teslim ederdi.
Amerika’daki soruşturmada 3M şirketinin Türkiye’de de rüşvet dağıttığı ortaya çıktığında da susup oturmaz, bu işin soruşturulmasını hızlandırır, yargının bu konuda önünü açardı.
Eğer yolsuzluklar ile mücadelede samimi olsaydı, evindeki ayakkabı kutularında milyonlarca döviz çıkan banka müdürünü “saflık etmiş” diye savunmazdı. Bakan çocuklarıyla parasal ilişki içine giren bir genç işadamının bunu sırf “hayırseverlikten” yaptığını düşünmezdi.
Bütün bunlar ve benzeri olaylar önümüzde dururken “kusura bakmasın ama” söylediği hiç inandırıcı olmuyor.