Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

CHP için bir üçüncü yol var

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun işi gerçekten çok zor.

Partisine tam hâkim olup olmayacağı bir yana, bir kere akıl vereni çok.

Gazeteleri okuyorum, her iki üç köşe yazısından biri Kılıçdaroğlu’na akıl veriyor.
“Yandaş medyaya” bakılırsa, CHP’den ne köy olur ne kasaba, çünkü “laiklik hassasiyetinden” bir türlü kurtulamıyor!
Geleneksel olarak CHP’ye yakın olan yazarlara bakılırsa da Kılıçdaroğlu’nun yolu yol değil, türbandı, Kürtlerdi derken asıl tabanını da kaybedecek!
Bir yandan da “hadi değiş, çabuk değiş” baskısı sürüyor.
Bir siyasi partinin, hele CHP gibi bizzat eski liderinin elinde dondurulmuş bir organizmaya dönüştürülen bir siyasi partinin kendini yeniçağın gereklerine uydurması, sanki bir iki ay içinde olabilecek bir işmiş gibi!
CHP’nin önündeki yol çok belli.
Bu parti, her şeyden önce kendisi demokratik bir yapıya kavuşmalı ki, kendini gerçek bir sosyal demokrat partiye doğru dönüştürsün.
Türkiye’nin siyaset iklimini dengeli hale getirmek için ihtiyaç duyduğu şey de zaten budur.
İnsan haklarına saygılı, gerçekten demokratik bir Türkiye düzeninin kurulmasını da böyle bir hareket gerçekleştirebilir.
Çünkü günümüzün demokrasi şampiyonu rolünü oynayan iktidar partisinin insan haklarından anladığı tek şey “türban” ve demokrasi sadece kendi duymayı hoşlandıkları fikirler dile getirildiği sürece kabul edilebilir bir durum.
CHP’nin önündeki yol, AKP’nin dediklerini tekrarlamak ya da eski tutumunu sürdürmekten ibaret değildir. Üçüncü bir yol vardır, o da CHP tabanının hassasiyetlerini güvence altına alacak, demokrasiden ve insan haklarından yana yeni bir siyasi çizgidir.

Hükümetin hakkı var ama tutarlılık da şart!

ÜÇ generalin bakanlık emriyle görevden alınması beklendiği gibi muhalefet partilerinin itirazı ile karşılandı.
Hükümetin yasaların kendisine verdiği bir yetkiyi kullanarak üç generali görevden almasına neden itiraz edildiğini anlayabilmiş değilim.
Generallerin bu karara karşı dava açma hakları var ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi bu itirazlarını haklı bulursa zaten göreve iade edilecekler.
Ve bu karar esasen, kamu yönetiminde benzeri her durumda alınması gereken bir karardır.
Hükümeti bu karar nedeniyle eleştirmek gerekiyorsa, sivil kamu görevlilerinin benzer şekilde yargılanmaları durumunda neden açığa alınmadıkları olmalıdır.
Bakanların görevden alma gerekçeleri, üç general ile ilgili olarak açılan davalar.
Böyle önemli bir dava sürerken, davanın sanıklarının aktif görevlerde bulunmaları zaten doğru değildi.
Ama dediğim gibi bu konuda hükümetten tutarlılık beklememiz de gerekirdi.
Hakkında Almanya’da açılmış davalar bulunan kişilerin bile görevde tutuldukları, haklarındaki iddialar çok ciddiye alınması gerektiği halde görev sürelerinin sonuna kadar o makamlarda tutulduklarını hatırlayalım.
Birçok kamu görevlisinin de yine hükümetin koruması altında yargılanamadıkları da bir başka gerçek.
Hrant Dink cinayetinde ihmalleri müfettiş raporlarıyla tespit edilen emniyetçilerin, yargılanmayı bırakın, terfi ettirildiklerine bile tanık olmadık mı?
Yasama dokunulmazlıklarının arkasına saklanarak yargılanmaktan kaçan kaç AKP milletvekili var? Onlara neden “Git yargılan, aklan da öyle gel” denilmiyor?
Böyle bir tutarlılığı bu hükümetten beklediğimiz için çok mu safız acaba?

‘1960’ların futbolu’ meselesi

FUTBOLDA günlerdir Beşiktaş Teknik Direktörü Schuster’in sözleri tartışılıyor.
Schuster, “Türkiye’de 1960’lardan kalma futbol oynanıyor” dedi diye kıyamet kopuyor.
Ben de bu tartışmayı izlerken “İnsanoğlu gariptir, her lafı kaldırmaz” halk deyişini hatırlıyorum. Sözün devamını yazamayacağım, kusura bakmayın.
Cumartesi günleri İngiltere’de oynanan lig maçlarını birçok futbolsever gibi ben de zevkle ama kıskançlıkla izliyorum.
İngiltere ligindeki en sıradan maç bile bittikten sonra kendi ligimizin maçına dönüyorum, oynanan futbol bana ağır çekim gibi geliyor.
“Onların oynadığı futbol ise bizim oynadığımız nedir” diye düşünmeden edemiyorum.
Türkiye’de oynanan futbol belki 1960 model değil ama hadi bilemediniz 1980 model!
Türkiye’de herkesin beğeniyle izlediği Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi’ndeki durumu bile bunu gösteriyor.
Televizyonlardaki iki üç istisna bir kenara bırakılırsa, spor programlarının genel düzeyi de bununla ilgili.
Markus Merk’in, Lig TV’de yaptığı hakem yorumları ile bizimkileri karşılaştırın, üslup ve bir fikrin düzgün ifade edilebilmesi açısından aralarında 40 yıllık bir fark yok mu?
Schuster’i bununla ilgili olarak eleştireceksek, sorabileceğimiz tek soru şu: “İyi de sen hangi yılın futbolunu oynatabiliyorsun takımına?”