Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Çocuklara ne olacağı umurlarında değil

MİLLİ Eğitim Bakanlığı, geçtiğimiz öğretim yılında birinci sınıfa başlatılan 60–66 aylık 450 bin çocuğa yeni öğretim yılında kurs desteği verecekmiş.

İstanbul Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız, öğrencilerin tümüne takviye vereceklerini, öğrencilerin arkadaşları ile aynı seviyeye gelmelerinin sağlanacağını açıkladı. 
Sabah’tan Yaşar Özay’ın haberine göre Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından 4+4+4 sistemi için hazırlanan raporlar, çocukların önemli bölümünün okumayı sökemediğini ortaya koyuyor.
Hatırlayacaksınız bakanlık bu raporlardan sonra kayıt yaşında değişikliğe de gitmişti.
Bütün bunların olacağı bir gece yarısı baskınıyla bu kanun gündeme getirildiğinde çok yazıldı, çizildi, ama AKP yöneticileri söylenen hiçbir şeye kulak asmadı.
Raporlar öğrencilerin 40 dakikalık uzun ders sürelerine adapte olamadıklarını, yüzde 44’ünün boylarına uygun olmayan sıralarda bir ders yılı süresince oturmak zorunda kaldıklarını, yüzde 67’sinin tuvalet konusunda zorluk çektiğini gösteriyor.
Üst yaş gruplarındaki öğrencilerin tamamı nisan ayında okumaya geçerken, 66 ay altındaki öğrenciler için bu oran yüzde 18’de kalmış.
O zaman da söylemiştik, sırf imam hatiplerin orta bölümlerini açabilmek için bütün sistemi altüst ettiler.
Tek suçları o dönemde 60–66 aylık olmak olan çocuklara eziyet ettiler, geleceklerini kararttılar.
O çocuklardan ve velilerinden özür bile dilemediler, şimdi kendi berbat ettikleri işi düzeltmek için çocukların üzerine bir de kurs yükü bindirecekler.
Bu ahın altından nasıl kalkacaklar, kim bilir?
Konya’da da 20 okulu imam hatibe dönüştürmüşler.
Bu okullarda okuyan çocuklar şimdi istemeseler bile imam hatibe gitmek zorundalar.
Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü “İstemeyen başka okula gidebilir” diyor sanki gidebilecekleri başka okullar varmış gibi.
Tek dertleri eğitim sistemini dini temellerin üzerine oturtmak ve bu amaca ulaşmak için kaç çocuğun geleceğiyle oynadıkları umurlarında bile değil.

Sisi ile Mursi’yi bir tutamazsınız

CHP’liler İstanbul’da Mısır’daki darbe ile ilgili bir gösteri yapmışlar. Gazetelerde fotoğrafı vardı, pankartlardan birinde “Ne Sisi, ne Mursi, acil demokrasi” yazılıydı.
Sapla samanın birbirine artık iyice karıştığını gösteren bir düşünce bu.
Sisi bir darbecidir ve beğenseniz de beğenmeseniz de seçimle işbaşına gelmiş Mursi’yi devirerek iktidara geldi.
Sandık elbette demokrasinin tek şartı değildir ama olmazsa olmazı da serbest seçimdir. Her şey onunla başlar.
Sisi ile Mursi’nin ismini bu şekilde birlikte yan yana getirmek bile en hafifinden ayıptır, demokratlık, solculuk hiç değildir.
Seçimle işbaşına gelmiş Mursi, dünyanın en kötü yöneticisi olabilir. Gizli ajandasında demokrasiyi yok etmek de olabilir.
Ondan kurtulmanın yolu askeri darbe değil, demokrasinin varlığı konusunda ayak diremektir.
Darbeden önce Mısır’da meydanları dolduran yüz binlerce kişinin varlığını unutmayalım.
Askeri darbe, o kalabalıkları kendisine gerekçe yaptı ve demokrasiyi tamamen ortadan kaldırdı.
Oysa meydanları dolduranların daha fazla demokrasi talepleri Mursi’yi bir erken seçime gitmeye yönlendirebilirdi, Mısır’da sokakların sesine kulak vermesi sağlanarak demokratik bir çizgiye yaklaşmasını da sağlayabilirdi.
Demokrasinin ve özgürlüğün kısacık bir süre için bile olsa tadına varan halk, kendi işini kendisi görebilirdi.
Mısırlı muhaliflerin bir bölümünün darbeye destek vermeleri, demokrasi için bir kayıptır ve tıpkı Türkiye gibi Mısır da bunun bedelini daha geriye giderek ödeyecek.
Türkiye’deki her askeri darbeden sonra kimlerin güçlendiğine dikkat ederseniz, Mısır’ı gelecekte neyin beklediğini de tahmin edebilirsiniz.

Sabah’ta kafalar karışmış

CENGİZ Çandar, Al–Monitor isimli uluslararası bir haber sitesine yorum yazmış.
Yorumunda şöyle ifadeler var:
“Ulusal medya çok büyük ölçüde iktidarın kontrolünde olduğu ve kişiliğini ise büyük ölçüde kaybetmiş bulunduğu için…”
“İktidarın kontrolündeki en büyük günlük gazete Sabah…”
Sabah’ın avukatları bunun üzerine Cengiz Çandar’a 50 bin lira tazminat istemiyle dava açmışlar.
Dava dilekçelerinden bölümler şöyle:
“Bir basın kuruluşunun en önemli değeri olan tarafsız ve bağımsız habercilik anlayışına halel getireceği…”
“Kamuoyu nezdinde olumsuz ve güven sarsıcı etki yaratacağı, yıllar boyu bin bir emek ile oluşturulan saygınlığını yok edeceği…”
Bunu okuyunca davanın neden Cengiz Çandar’a karşı açıldığını anlayamadım.
Aslında davayı kendi kendilerine karşı açmalılardı.
Bence dava dilekçesini iyice büyütüp Sabah’ın yazıişleri odasına asmak daha doğru olacaktır.
Özellikle de şu ifadeyi büyütmelerinde yarar var:
“Bir basın kuruluşunun en önemli değeri olan tarafsız ve bağımsız habercilik anlayışına halel getirmeyiniz.”
Söz Sabah’tan açılmışken beni ilgilendiren bir tuhaflıktan da söz etmeliyim.
Sabah’ın Ankara Temsilcisi, ismini vermediği bir bakan ile konuştuklarını köşesinde yazmıştı, ben de bu köşede sizlere aktarmıştım.
Bakan, Davutoğlu’nun dış politikasından şikâyet ediyordu, hatırlarsınız.
Sabah’taki arkadaşımız buna sinirlenmiş. “Üçüncü kişileri kendinize siper ederek sağa sola ateş etmekten vazgeçin” diyor.
Ben onun yazısını kelime değiştirmeden aktardım. Hükümete söz söylemek için de Allah’a şükür kimseyi siper almam gerekmiyor, bütün vücudumla ortadayım.
Tahmin ediyorum ki Sabah’ın yöneticileri bu yazıdan ve içindekilerden benim alıntı yapmamdan sonra haberdar oldular ve bu istenmeyen bazı konuşmalara yol açmış olabilir.
Hürriyet’in gücü de bundan geliyor zaten, başka yerde okunmayan, bu gazetede yayımlanınca olay olabiliyor.
Ne diyeyim, verdiğim rahatsızlık nedeniyle özür dilerim.