Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Demek ki fark etmesi 7 yıl sürmüş!

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, “EMASYA Protokolü’nü gündemimizden çıkartacağız. EMASYA diye bir şey olamaz, olmayacak. Bunun adımını atıyoruz” dedi.

“EMASYA Protokolü” adı verilen uygulama Emniyet Asayiş Yardımlaşması’nın kısaltılmışı.

Askerin, büyük toplumsal olaylarda, vali ve kaymakamların onayına ihtiyaç duyulmaksızın olaylara müdahale etmesine ve toplumsal olaylar ile ilgili istihbarat toplamasına olanak veriyor. Böyle bir durumda polis ve jandarma, olaya müdahale eden askeri birliğin komuta düzeninin içine giriyor. Garnizon komutanları son derece geniş yetkileri kullanabiliyorlar.


Demokratik bir hukuk devleti için pek kabul edilebilir bir durum değil.


Bir tür olağanüstü hal ya da sıkıyönetim durumuna benziyor ve askeri “olağan görev alanının dışında kullanma heveslerine” zemin hazırlıyor.

Başbakan’ın “Böyle bir şey olamaz, olmayacak” demesi doğru bir tutum.


Ama bunun Başbakan’ın aklına bugün gelmiş olmasını sorgulamak da gerekiyor.


Yedi yıllık mutlak bir iktidar var ve mevzuattaki bu tür antidemokratik tuhaflıklar aklına şimdi geliyor! AKP hükümetinin derdinin “askeri vesayeti ortadan kaldırmaktan” daha çok, kendi iktidarını pekiştirmek olduğunu söylerken bu tür durumları anlatmaya çalışıyordum.
Ucu kendilerine dokunmadığı sürece böyle şeyleri dert etmiyorlar.


Tıpkı YÖK uygulamalarında olduğu gibi!


İktidar olmadan önce YÖK ile ilgili bütün şikâyetlerini unuttular ve aynı düzenden yararlanmakta bir beis görmüyorlar
.


Demokrat olmak bir bütündür. Aklına gelince demokrat olmak, aklına gelmeyince antidemokratik uygulamaları ve mevzuatı görmemek mümkün olamaz. AKP’nin attığı her adımda “demokrasi boncuğu” bulanlar, buna da bir baksalar iyi olur!

 

‘Konsensüs’ arama ihtiyacı

 

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin “konsensüs sağlanırsa” değiştirilebileceğini söyledi.


Hatırlayacaksınız, 12 Eylül darbesi hukuki meşruiyetini bu maddeye dayandırıyordu.


Hiç kuşku yok ki darbeye heveslenenler de o kanun maddesinin kendilerine verdiği “görevi” akıllarının bir kenarında tutuyorlardı
.


Kanunun maddesi şöyle: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır.”


Elbette, “darbecilerin” yorumu, zorlama ve çok geniş! Çünkü darbe yapınca “Anayasa ile tayin edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin” Anayasası da yürürlükten kaldırılıyor!


Tarzan’ın, Ceyn’i timsahların elinden kurtarırken boğması gibi bir durum!


Başbakan’ın konuşmasında dikkatimi çeken husus, bu maddenin değiştirilmesi için TBMM’deki partilerle bir fikir birliği oluşturma kaygısı oldu.

Sonuç olarak değiştirilecek kanun maddesi geçmişte bir darbeye gerekçe olmuş.


Demokrasi mücadelesi vererek, askeri vesayeti ortadan kaldırmak isteyen bir iktidarın, TBMM’de bunca çoğunluğu varken “konsensüs” araması tuhaf değil mi?


Üstelik Cumhurbaşkanı seçerken, “açılım” yaparken, Anayasa’nın bazı maddelerini değiştirmek isterken böyle bir fikir birliği aramak ihtiyacını hissetmeyen bir iktidarın başında!


Çok daha önemli konularda fikir birliği aramayan iktidar şimdi neden “konsensüs” arıyor dersiniz?

 

‘Müslüman Erkek Medyası’nda kadın olmak

 

Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, yandaş medyanın giriştiği “Nuray Mert’i linç kampanyası” sırasında yazılarıyla Mert’e destek olmuştu.

Meğerse bu yaptığı, Böhürler’in MEY kısaltmasıyla tanımladığı, “Müslüman Erkek Yazarlar” arasında ciddi bir tepki ile karşılaşmış. Böhürler’in “devşirildiği” bile iddia edilmiş.


Böhürler’
in cumartesi günkü yazısı bu konuya ayrılmıştı.


“Müslüman Erkek Medyasını”
daha yakından tanıyabilmeniz için o yazıyı okumanızı öneririm. Buna olanak bulamayacaklar için de birkaç alıntı yapacağım.

“Sırf erkek ve biraz da medyada bulunmuş diye, ‘ağabeylerinin’ kol kanat gerdiği isimlerin bir yerlere nasıl geldiğini, nasıl meşhur edildiklerini çok yakından bilirim. Yetenekli, bilgili, profesyonel birçok kadının da sırf başörtülü diye nasıl arka planda tutulduğunu da yakından bilirim.”


“Benim M.E.Y. ile hayal kırıklığım çok eskidir.
Mesela, 1992’de gazeteciliğe ilk başladığımız yıllardan beri gözlediğimiz bir şey vardır. Ortama giren bizim kesimin yazarları başörtülü yazarları görmezden gelir, selam bir yana, hal hatır bile etmezlerdi. Tam da biz ‘Ne mahcup adamlar’ diye düşünürken ortama giren başı açık kadınlar, ‘mahcupgillerin’ öbür yüzünü görmemize sebep olurdu. Ortam değişir, yalakalığa varan bir tarzda selamlaşılır, şapır şupur öpüşülür, muhabbet koyulaşırdı. Konu tartışılırken başörtülü yazarlar zaten muhatap alınmazdı. Bunu bir arkadaşım ‘ruj farkı’ diye izah etmişti.”

“Bizim M.E.Y. muhafazakâr kadınlar ile çalışmaya uzun süre alışamadı. Onlar bizi bazen aşırı ciddi, bazen sıkıcı, bazen de arıza buldular. Ayrıca kadın olarak bizim onlarla aynı masaları paylaşmamız da pek söz konusu olamazdı. Eh, sosyal alanları ‘okey masaları’ ile sınırlı kalınca, biz de onlara çok karışmadık doğrusu. Müslüman da olsa iktidarın dili hep ataerkildi.”

“Eğer bugün medyada var isek, buralara onların sayesinde değil ‘onlara rağmen’ geldik.”