Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Gazetecilere yelek giydirmek de nereden çıktı?

SALI günü Hürriyet’te bu köşenin hemen yanında bir fotoğraf yayımlandı.

Fotoğraf, Harp Akademileri’nin yeni öğrenim dönemine başlaması nedeniyle düzenlenen toplantıda çekilmişti.

Fotoğrafta, törende görev yapan kameramanlar ve muhabirler görünüyorlardı.

Bu yazıyı yazmak için bugünü bekledim, bakalım gazetecilik kuruluşları bu görüntüyü ortaya çıkaran uygulamaya nasıl bir tepki verecekler diye merak ettiğim için.

Hiçbir tepki gelmedi.

Fotoğrafın dikkatimi çekmiş olmasının nedeni, töreni izleyen tüm gazetecilere “sarı yelekler” giydirilmiş olmasıydı.

FIFA ve UEFA’nın saha içinde görev yapan foto muhabirlerini, diğer görevlilerden ayırmak amacıyla giyilmesini zorunlu kıldığı yeleklere benzeyen yeleklerdi bunlar.

Muhabir ve yönetici olarak 30 yıldır bu mesleğin içindeyim.

Gazetecilerin bir örnek yelekler giyerek izlemek zorunda bırakıldıkları bir toplantı hatırlamıyorum.

Akreditasyon gereken toplantılarda gazetecilerin yakalarına özel kartlar taktıklarını biliyordum da böylesini hiç görmemiştim.

Belli ki askerlerin “disiplin ve düzen tutkusu” abartılmış ve ortaya hiç de hoş olmayan bu görüntü çıkmış.

Töreni düzenleyenler, gazetecilerin toplantıya katılanlardan ayrılmasını istemiş olabilirler. Bu olağan.

O zaman yapılması gereken, gazeteciler için özel olarak bir yerin ayrılması olmalıydı.

Tuhaf yelekler giydirmek değil.

Sivil havacılıkta ihmal felaket getirir

TİRAN’dan İstanbul’a gelmekte olan THY uçağının kaçırıldığını duyunca şöyle düşündüm: Korsanlar, uçak kaçırmak için en uygun havaalanını bulmuşlar.

Tiran’a en son gittiğimde, dönüş uçağına binerken güvenlik kontrollerinin laubaliliği dikkatimi çekmişti.

Kaçırma olayının da bundan kaynaklandığını varsaymıştım.

Sonra iş anlaşıldı.

Elinde silah olmayan bir yolcu, kokpite girmeyi başarmış ve uçağı kaçırarak herkese korku dolu saatler yaşatmıştı.

Gazetelere yansıyan haberler, korsanın hosteslerin pilotlara servis yapmak için kokpit kapısını açmalarından yararlandığını ortaya koyuyor.

11 Eylül’den sonra sivil havacılığa getirilen kurallardan biri de kokpit kapılarının dışarıdan açılmayacak şekilde sürekli kilitli tutulmasıydı. Bu amaçla tüm uçakların kokpit kapılarına şifreli kilitler de konulmuştu.

Pilotlara servis yapılacağı zaman da yeterli önlemler alınmadan kapının açılmaması gerekiyordu. Bu bir anlık dalgınlık ya da ihmal, büyük bir faciaya neden olabilirdi.

Nitekim, kaçırılan uçağa Brindisi’ye kadar eşlik eden İtalyan askeri uçağının pilotu Yüzbaşı Francesco Miranda’nın, “Yüreğim ağzımda uçağı vur emrini bekledim” sözleri, nasıl bir felaketin eşiğinden dönüldüğünü gösteriyor.

THY görevlileri umarım bu olaydan gerekli dersleri çıkarmışlardır.

Seyrantepe’yle ilgili bazı sorular

SEYRANTEPE’de Galatasaray için devlet tarafından yaptırılacak statla ilgili olarak yazdığım yazılara yetkililerden hálá doyurucu bir açıklama gelmedi.

Hatırlayacaksınız, Ali Sami Yen Stadı’nın Galatasaray’a devriyle ilgili sözleşmenin hükümlerine uyulup uyulmadığını sormuştum.

Benim ulaşabildiğim bilgiler, Galatasaray’ın bu sözleşmeye uymadığını, dolayısıyla Ali Sami Yen Stadı’nın sahipliği konusunun tartışmalı olduğunu gösteriyor.

Bu konuda sağlıklı bir açıklama yapılırsa, sizlere ileteceğim.

Bir de anlamakta zorlandığım bir hesap var.

Galatasaray için yapılacak stadın maliyetinin 100 ile 150 milyon dolar arasında olacağı söyleniyor.

Toplu Konut İdaresi, bu stadı yapmak için gerekli parayı kazanmak amacıyla (eğer mülkiyet haklarında bir sorun yoksa) Ali Sami Yen Stadı’nın bulunduğu yerde iş merkezi inşa edip satacak.

Bir tür Nasreddin Hoca hikáyesi gibi: Yaptığı iş merkezini önce yapıp sonra satacak, bu arada stadı tamamlayıp teslim edecek, stadı ve iş merkezinin inşaatlarını finanse etmek için kullandığı kredilerin faizlerini ödeyecek ve üzerine de para kazanacak!

Açıklamalar böyle.

Merak ettiğim de şu: Bu proje, bu kadar kárlıysa, neden bu işi Galatasaray kendisi yapmıyor ve parayı kendisi kazanmıyor?