Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Haz, günah ve ölüm

İSTANBUL Fulya’daki Galeri Artist’te Bubi ve Ben Willikens’in çalışmalarından oluşan görülmeye değer bir sergi açıldı. Serginin birinci katında “İnanç Odası & Günah Odası” isimli ilginç bir yerleştirme var.

Yerleştirmede yer alan eserlerin birbirleriyle kurdukları bağ üzerinden cinsellik-yaşam-ölüm ilişkisi sorgulanıyor.
Salona girdiğinizde karşınıza ilk önce Ben Willikens’in “Son Akşam Yemeği”  isimli tablosu çıkıyor. Da Vinci’nin ölümsüz eserine de ilham kaynağı olan İsa’nın son akşam yemeğinin modern bir versiyonu bu. İnternette, tek bir modern sanat ürünü üzerine en çok tıklamaya sahip bu eser, dünyanın önemli müzelerini peşinde koşturan bir resim. Onun hemen yanında metamorfoz sanatçısı Jan Fabre’ın “Aptallık Ölümü Getirir” isimli çalışması var. Dev boyutlardaki bir tabuta sıkışmış, dev bir kaz bu.
Duvarda da Bubi’nin iki çalışması asılı: “Yalama Olmuş Cennet Kapısı” ve “Cehennem Kapısı” isimli iki eser. Bubi’nin kendine özgü tekniğiyle yarattığı bu eserin kıvrımlarına dalıp gitmeden önce İslam sanatının ilk örneklerinden oluşan 99 seramik objeye de bakmanızı öneririm. Salonun “günah odası” isimli ikinci bölümünde ise Ghada Amer’in Şehrazad yorumuyla, Pierre & Gilles’in “oyuncaklar” çalışması yer alıyor. Odanın ortasında bir boşluk olarak konuşlanmış bir antik cellat kılıcı ölüm anına gönderme yapıyor. Bedri Baykam ve Johan Tahon’un yapıtlarının yanında bir duvarı boydan boya kaplayan ve ölüm sonrası huzura işaret eden Mehmet Günyeli’nin Semazenler fotoğrafı ile 500 yıllık mermer bir lahit var. Haz, günah ve ölüm bir kez daha yan yana geliyor.
Bu odayı gezerken insan ister istemez kendi yaşamını da sorguluyor. Yaşadığımız hayat ne kadar bize ait, haz neden günah ile kardeş ve bize sunulan çıkış kapıları ne kadar sahici?
Bu serginin üzerine uzun uzun yorumlar yazabilirdim. Ama herkesin bunu kendi gözleriyle görüp, kendi sonucunu çıkarması galiba en doğrusu!

Aşk doktoru iş başında!

DÜN sabah uçakta Diyarbakırlı bir mimar olan ama Ankara’da yaşayan Mahmut  ile tanıştım. Benden küçük olduğu için kendisine böyle hitap edebiliyorum.
Mahmut, dertli bir arkadaş! Kendisinden küçük Öykü’ye âşık ama ilişki son günlerde biraz tavsamış ve bu durum Mahmut’u derinden yaralamış gibi görünüyor. Mahmut, üzüntüsünden iki gündür içtiği ve bu nedenle de içki koktuğu için özür dileyerek söze girdi. “Asık suratımla insanları korkuttuğumu” iddia eden yakın arkadaşlarım bu işe ne diyecekler, gerçekten merak ediyorum.
Bu aşk öyküsü, bana Pygmalion’u hatırlattı. Yunan mitolojisinde Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion’un kendi yarattığı heykele âşık olması durumu. Bernard Shaw’un aynı isimli oyunu defalarca filme de çekildi, Brezilya’da dizi bile oldu, My Fair Lady’yi mutlaka izlemişsinizdir.
Mahmut’a elbette uçak yolculuğumuz sırasında bundan söz etmedim.
Birisi size bir acılı aşk öyküsü anlattığında dinlemenizi bekler, akıl vermenizi değil!
Dinlerken ufak tefek yorumlar da yapabilirsiniz elbette ama unutmayın ki her aşk ilişkisi tekil bir ilişkidir, sizin geçmiş deneyimlerinizle o ilişkiyi tümüyle yorumlamaya hakkınız yoktur.
Zaten dertli âşıklar, sizden akıl değil, onaylama beklerler.
Duygularını anlamanızı, saygı göstermenizi isterler. Bizde psikologlara gidip, dertlerini konuşma âdeti pek yaygın olmadığı için bu iş genellikle arkadaşlara ya da bizim öykümüz gibi ilk gördüğünüzde kendinizi yakın hissettiğiniz yabancılara düşer. Mahmut’a duymak istediği öneriyi yaptım: Madem âşıksın, gerçek aşkı bulduğunu düşünüyorsun, bunda ayak dire!
Aşk esasen tek taraflı bir ilişkidir. Nâzım’ın büyük bir isabetle söylediği gibi “Sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi gerekmez!”

İmam hatipten de adam çıkar

AHMET Hakan dünkü Hürriyet’te “İmam hatip takıntısı” başlıklı bir yazı yazdı. Benim NTV’deki Basın Odası’nda söylediğim “Oraya imam hatipli birini getireceklerine işi bilen birini getirselerdi” sözümü önyargılı olarak niteledi. İmam hatipli olmanın bir kişinin yetersizliği için karineymiş gibi değerlendirdiğimi ifade etti.
Hayır, böyle düşünmüyorum. İmam hatiplerden de iyi eğitim almış, akıllı ve becerikli insanlar yetişir elbette, tıpkı düz liselerden kötü eğitim almış aptal ve beceriksizlerin yetişebildiği gibi!
Söylemek istediğim şudur: Kamu görevlerine getirdiğiniz insanları, o işi yapabilip yapamayacaklarına bakarak değil, sadece “imam hatiplidir, bizdendir” diye seçmek yanlıştır.
Bu yanlış AKP iktidarında, her düzeyde o kadar çok tekrarlanıyor ki, buna işaret etmek istedim.
Başbakanlık Basın Bürosu’na da “bizdendir” diye insanlar doldurulacağına, bu işi bilen gerçek gazeteciler (ki imam hatipli de olabilirler) getirilmiş olsaydı, o büro görevini daha iyi yapardı.
Söylemek istediğim budur!