Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Kuzey Irak’ı kontrol fırsatı üç yıl önce kaçtı

AMERİKA’nın Irak’a müdahalesinden hemen önce Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında “Memorandum of Understanding” başlığını taşıyan bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.

Diplomasinin bütün inceliklerinin kullanıldığı bu belge, TBMM’nin 1 Mart Tezkeresi’ni reddetmesi nedeniyle yürürlüğe giremedi.

Gazeteci Fikret Bilá, “Sivil Darbe Girişimi ve Ankara’da Irak Savaşları” isimli kitabında bu belgenin tam metnini yayımladı.

Bu belge yürürlüğe girebilseydi bakın neler olacaktı:

1- ABD ve Türk birlikleri Irak’a Habur kapısından birlikte gireceklerdi.

2- ABD birlikleri Musul ve Kerkük’ü güvenlik altına alacak, Talabani ve Barzani birlikleri bu hattı geçemeyecekti.

3- Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak kuvvetleri ve muhalif gruplarla çatışmaya girmeyecek ancak PKK ve KADEK’e karşı güç kullanabilecekti.

4- Talabani ve Barzani birliklerine ağır silahlar verilmeyecek, verilen silahlar kayıt altına alınacaktı.

5- Kuzey Irak’taki Türk birliklerine Türk subayları komuta edecekti.

Kısacası bu belge yürürlüğe girebilmiş olsaydı, Kuzey Irak’ın kontrolü Türkiye’de olacaktı.

Ankara’nın “kırmızı çizgileri” olarak ilan edilen “Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulmaması” ve “PKK’ya karşı TSK’nın kendi önlemlerini alabilmesi” güvence altına alınmış olacaktı.

Bu belgeyi hazırlayan Türk diplomatlar, 2003 yılında bugünleri görmüşler ve tedbirlerini ona göre almışlardı.

O tarihte bu belgenin içeriğini milletvekillerinden saklayıp, tezkerenin reddini sağlayan kişi de bugün Türkiye Dışişleri Bakanı olarak ABD’yi PKK’ya karşı harekete geçmeye ikna etmeye çabalıyor.

Bir ’yol kesme’ fotoğrafı

DÜN gazetelerin yazı işlerinde en çok tartışılan konunun Sabah Gazetesi’nde yayımlanan bir fotoğraf olduğuna eminim.

Ve yine eminim ki Güneydoğu’da görev yapan güvenlik yetkilileri de en az gazeteciler kadar bu fotoğrafı tartışmış olmalılar.

Fotoğraf, “PKK, Van’da yol kesti” başlıklı bir habere eşlik ediyordu.

Görmeyenler için fotoğrafı anlatmaya çalışayım: Dağlık bir bölgeden geçen bir karayoluna bir dizi araç sıralanmış. Araçların üzerine yerleştirilen yazıda “200 aracı durdurup kimlik kontrolü yaptılar” yazılı. Fotoğrafın iki ucuna konulan “yön levhaları” bölgenin Van’a 85, Hakkári’ye 105 kilometre mesafede olduğunu gösteriyor.

Araçlardan biraz uzakta da bir arada duran kalabalık bir insan topluluğu var. İnsan topluluğu bir kırmızı daire içine alınmış ve üzerine “500 kişiyi topladıkları alanda propaganda yaptılar” yazılmış.

Fotoğrafa dikkatle bakılınca kalabalık insan topluluğunun bilgisayar aracılığıyla çoğaltılan az sayıdaki insandan ibaret olduğu hemen anlaşılıyor. Yeşil gömlekli şahsın 10 kere tekrarlandığı görülüyor. Zaten “yolları kesilip durdurulan araçlar” da bir garip. Aynı pembe kasalı kamyon dört kere çoğaltılmış. Turuncu çekicili, açık mavi kasalı kamyon da öyle.

Öyle anlaşılıyor ki Sabah’ın orta sayfasını hazırlayan editör, haberi bir “grafik” ile süslemek istemiş ancak fotoğraf üzerinde yapılan grafik çalışması, bu durum özel olarak belirtilmediği için ilk bakışta gerçekmiş gibi görünüyor.

Fotoğraflara profesyonel gözlerle bakmayan bir okuyucunun yanılması ve fotoğrafı gerçek sanması kaçınılamayacak bir durum.

Elbette editörler, yayımladıkları haberi daha anlaşılır kılmak için grafiklerden de yararlanabilirler. Ancak bilgisayarda yaratılmış bir fotoğrafı, bu durumu açıklamadan kullanmak doğru bir yöntem değil.

Özellikle günümüzün hassas koşullarında bu tür bir gazetecilik anlayışından uzak durmak gerektiğini tartışmak bile yersiz.

Olimpiyat Stadı’nı şimdi ne yapacağız?

ULUSLARARASI Olimpiyat Komitesi’nin onursal başkanı Samaranch, İstanbul’un en erken 2024 yılındaki olimpiyat oyunlarını düzenlemek için iddialı olabileceğini açıkladı.

Samaranch, olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapabilmek için önemli olanın projelerin tanıtımından daha çok üyelerin ikna edilmesi olduğunu da söyledi.

Önceki gün Hürriyet’teki bu haberi okurken İstanbul’daki Olimpiyat Stadyumu hakkında daha önce yazdığım yazıları hatırladım.

Milli Olimpiyat Komitesi bu stadı bitirmenin Olimpiyatları İstanbul’a almak için gerekli olduğunu savunuyordu.

Aralarında benim de bulunduğum az sayıdaki yazar da İstanbul’un en erken 2016’da olimpiyat düzenleyebileceğini, bu kadar paranın hiçbir işe yaramayacak bir stat için harcanmasının yanlışlığını yazıyordu.

Haklı çıktığım için mutlu olmadığımı söylemeliyim.

Böylece yıllar içinde bakım ve onarım masrafları giderek artacak, kullanma zamanı geldiğinde artık “demode” olacağı için yerine yenisini yapmamız gerekecek bir stadımız oldu.

Eleştirilere kulak vermemenin bir anıtı olarak muhafaza edeceğimiz bir stadyum!