Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Mahkeme ve savcılar bu hesabı nasıl verecek?

DÜN Hürriyet’in manşetinde yayımlanan haber, benim ölçülerime göre “yılın haberi” ödülünü kazanmaya aday gösterilmesi gereken haberlerden biriydi.

Muhabir arkadaşımız Toygun Atilla, Albay Dursun Çiçek ile ilgili davaya bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yollanan dinleme kayıtlarındaki telefon numaralarının ve adreslerinin farklı olduğunu görmüş.
Bunun üzerine telefonları aramış ve karşısına “inşaat işleriyle uğraşan bir başka Dursun Çiçek” çıkmış.
“Yanlış Dursun Çiçek” de telefonlarının dinlendiğini bu vesile ile öğrenmiş. Bu olay, hep yakındığımız bir gerçeği tartışılmaz bir şekilde gözler önüne seriyor:
Mahkemeler, önlerine gelen dinleme taleplerini değerlendirirken yeterince titiz davranmıyorlar.
Dinleme kararını vermek için gerekli olan “kuvvetli şüpheyi” ve bu şüpheyi destekleyecek maddi kanıtları araştırmıyorlar.
Eğer böyle titiz bir inceleme yapılmış olsaydı, hatanın daha en başından fark edilmesi mümkün olabilirdi.
Temel bir anayasal özgürlüğün, mahkemelerce böylesine baştan savma incelemeler ile sınırlandırılması, ortadan kaldırılması kabul edilebilir bir durum değil.
Ve bu durum, aynı zamanda suçu soruşturan güvenlik güçlerini de tembelliğe itiyor. Uluslararası hukuk standartlarına uymayacak biçimde soruşturmaların sadece telefon dinleme ile yürütülmesine de yol açıyor.
Öte yandan savcıların telefon dinleme ile ilgili yasaları hiç takmadıkları da bir kez daha ortaya çıkıyor. “Yanlışlıkla dinlenen Dursun Çiçek’e”, telefonlarının mahkeme izni ile dinlendiği, suç bulunmadığı için dinleme kayıtlarının süresi içinde imha edildiği de bildirilmemiş. Oysa ilgili yasa bu konuda çok açık.
Bu konuyla ilgili olarak hep aynı şeyi soruyorum, yine aynı soruyu sorarak bitireyim: Biz sıradan vatandaşların temel anayasal haklarımızı kim koruyacak? Bu hakları korumakla görevli olanlar bile bunları rahatça çiğneyebildiklerinde hesap nasıl sorulacak?

Alkışlanacak üç polis

GÜLDEN Aydın’ın Hürriyet’te bayram içinde yayımlanan “CSI Türkiye işbaşında” başlıklı haberini okumuş olmalısınız. Kaçırdıysanız da internetten ya da eski gazetelerden bulup okumanızı öneririm.
Şanlıurfa’ya tayin edilen yeni Emniyet Müdürü Sabri Durmuşlar göreve başlar başlamaz “faili meçhul” olarak kaldırılan cinayet dosyalarının yeniden açılmasını istemiş.
Asayiş Şubesi’nin başına getirdiği Sedat Yorgancı ve Cinayet Bürosu’nun başına getirdiği Ertuğrul Güler’i bu işle görevlendirmiş. Onlar da ekiplerini kurup çalışmaya başlamışlar. Ekibin çalışmalarının sonucunda bir yıl içinde 9 faili meçhul cinayet olayının altısı aydınlatılmış.
Bu polisler, kendilerinden önce o görevlerde bulunanlardan farklı bir eğitim görmediler. Aynı polis kolejinde okudular, aynı enstitüyü bitirdiler, benzeri mesleki ilerleme süreçlerinden geçtiler, benzeri maaşları aldılar.
Farkı yaratan şey işlerini sevmeleri, sorumluluklarının bilincinde olmaları ve takipçilikleri!
Elbette meslek içinde kendilerini geliştirmek için de özel bir çaba gösterdiklerini varsaymamız da gerekiyor.
Türkiye’de kamu yönetiminin en temel sorunlarından biri “Salla başı, al maaşı” geleneğinin yaygın olmasıdır.
Herkes maaşından yakınır ama etliye sütlüye karışmadan yaşamaya gayret eder. O arada kamu hizmetlerinin görülmesinin aksamasını, kamu görevlilerinin işlerini düzgün yapmamalarının topluma verdiği zararı pek takan olmaz.
Kapatılmadan öylece bırakılan çukurların sebebi de budur, işaretlemelerin kötü olmasından kaynaklanan kazaların nedeni de budur, yakalanamayan suçluların nedeni de budur.
Bu üç polis yöneticisini ve birlikte çalıştıkları, isimlerini bilemediğimiz polis memurlarını buradan şahsen de kutlamak istiyorum.
Bize, işini düzgün yapan kamu görevlilerinin nasıl bir fark yaratabileceğini bir kez daha gösterdikleri için!

Yoksa bu karar Bodrum’dan intikam mı?

GEÇEN gün Bodrum’da Barlar Sokağı’nın bulunduğu bölgede yürürken, sokaktaki kalabalığa rağmen bir garip sessizlik fark ettim.
Yakındaki bir garsona ne olduğunu sordum. “23.59 ağabey” dedi. Saatime baktım, daha en az bir 20 dakikası vardı. Bana kaşıyla sokağın başında bekleyen iki polis memurunu işaret etti.
İki çok genç polis memuru! Belli ki emir almışlar, görevlerinin gereğini yerine getiriyorlar.
Bodrum, özel bir turistik bölge! Bodrum’un içine gelen turist, yerlisi de yabancısı da eğlenmeye, yemek yemeye, alışverişe geliyor. “Bodrum’un içine gideyim de cehennem sıcağında şöyle bir kafa dinleyeyim” diyen kimse olabileceğini zannetmiyorum.
Onu arayanlar için Bodrum civarında sayısız yer var. Üstelik oralardan denize de girebilirler, Bodrum’un içinde bu olanak da yok. Bodrum’un içinde yaşayan yerli halkın önemli bölümü de bu işlerden geçimini sağlıyor. Yani onlar kalabalıktan ve gürültüden şikâyet etmek bir yana bundan memnun olmaları gereken bir kitle.
Bodrum’un bu özelliğini yok etmek, Bodrum’u bitirmek demek. AB üyesi Yunanistan’ın Mikonos’ta böyle bir uygulama yapabileceğini düşünebiliyor musunuz?
Ankara’da birileri “23.59’da müzik kapanacak” diye emir veriyor, yerel yöneticiler de çaresiz bu emre boyun eğiyor. “Ben bu emri uygulamam, uygulayamam” diyebilecek emniyet müdürünün ya da kaymakamın başına nelerin gelebileceğini tahmin edebilirsiniz çünkü.
İnsanların yoğun olarak yaşadıkları ve hiç kuşkusuz huzur içinde uyumak isteyecekleri yerler de var ve oralarda gürültüyle mücadelenin bir anlamı da var.
Ama tek geçim kaynağı turistlere eğlence satmak olan bölgelerde bu yasağın gözden geçirilmesi de şart.
Bunu Ankara’dakilerin bilmiyor olmaları düşünülemez. Yoksa Bodrum’daki bu sıkı uygulama referandumda “Hayır” oyu veren yüzde 80’den intikam almayı mı hedefliyor?