Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Sistematik koruma!

İŞKENCE olaylarına karşı devlet yöneticilerimizin ortak savunması şu: Türkiye’de işkence sistematik değil!

Yani, işkence devlet yöneticilerinin bilgisi ve emirleri dahilinde yapılmıyor, yaygın bir soruşturma-cezalandırma uygulaması değil vs.

Evet, bu genel hatlarıyla doğru olabilir.

Ancak Türkiye’nin “işkence utancından” kurtulamamış olmasının en önemli nedeni bir başka “sistematik uygulama”.

Buna “işkencecilerin amirleri ve devlet düzeni tarafından korunması” diyebiliriz ve ne yazık ki sistematik olan da budur.

“Koruma” sistematik olduğu içindir ki Türkiye, bu insanlık ayıbından bir türlü kurtulamıyor.

İşkenceye karışan kamu görevlileri hakkında soruşturmaların gönülsüz yürütülmesi, bazı durumlarda memur korumasından yararlanan görevlilerin hiç soruşturulmadan yakayı kurtarmaları, uzatılarak zamanaşımına bırakılan davalar ve davaların daha az cezayı gerektiren kanun maddelerinden açılıyor olması gibi birçok yönü var bu durumun.

Sol eğilimli bir dergi satarken gözaltına alınan ve işkence sonucunda ölen Engin Çeber olayında Adalet Bakanı’nın devlet adına özür dilemesi, işkenceye karşı kesin tavır konusunda ümitlenmeme yol açmıştı.

Erken heveslendiğim ortaya çıkıyor. Olaya karışan polislerle ilgili müfettiş raporları, doktor raporlarına rağmen “soruşturma açılmaması” yönünde. Zaten Emniyet Müdürü de adamlarına sahip çıktı.

Cezaevindeki gardiyanlar ile ilgili dava açıldı ama o da daha ağır cezayı gerektiren “işkence” suçundan değil, “yaralama suretiyle ölüme sebebiyet vermekten” açıldı.

Bu tablodan sonra Türkiye’de artık işkencenin olmayacağını söyleyen siyasetçilere inanabilmem mümkün değil.

İşkence sistematik değil belki ama “sistem” işkenceciyi koruyor ve bu durumda da işkencenin tümüyle önlenebilmesi mümkün değil.

Sahibini arayan soru

TBMM’de geçen gün Cumhurbaşkanlığı’nın 2009 yılı bütçesi tartışıldı.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, yapılan harcamalarla ilgili bilgi verdi ve gelecek yıl nelerin yapılmasının düşünüldüğünü anlattı.

Hatırlayacaksınız, aylardır bu köşede, Suudi Kralı’nın Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın eşlerine getirdiği armağanların akıbetini soruyorum. Son ümidim, bütçe görüşmeleri sırasında bu konuda bir açıklama yapılmasıydı.

Biliyorsunuz, majesteleri biz gazetecilerin bu tür sorularına kendisini muhatap kabul etmiyor.

Belki kendisini seçen TBMM’ye saygısının bir gereği olarak açıklamasını orada yapacaktır ve bunun için en uygun ortam olan bütçe görüşmelerini bekliyordur diye düşünmüştüm.

Ama ümitlerim boşa gitti, bir açıklama yine yapılmadı.

Bu soruyu sormamın nedeni, unutmuş olanlar için tekrarlayayım, Suudi Kralı’nın görüştüğü devlet başkanlarının eşlerine pahalı mücevherler hediye ettiğinin anlaşılmasıydı. Tam da o günlerde Suudi Kralı, Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Cumhurbaşkanı tarafından görülmemiş şekilde ağırlanmıştı.

Ben de bu ağırlama karşısında mahcup olmamak için Suudi Kralı’nın elinin boş gelmeyeceğini düşünmüş ve bu yanıtsız kalan soruyu sormuştum.

Yanıt gelmez, biliyorum ama yine sorayım: Suudi Kralı’nın Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın eşlerine getirdiği armağanlarla ilgili nasıl bir işlem yapıldı? Yasada belirtilen koşullar ve sürelere uyularak hediyeler beyan edildi mi? Beyan edilmediyse neden edilmedi?

Obama’nın uykusu kaçar mı?

AVRUPA Parlamentosu üyesi Joost Lagendijk, “Türkiye’ye de bir Obama gerekli” dedi.

Politikacılarla ilgili önyargılarımın bir kez daha haklı çıktığını düşündürten bir söz oldu bu.

“Laf olsun, testi dolsun” diye konuşmak, günlük gelişmelerden abuk sonuçlar çıkarmak alışkanlığı diyebiliriz buna.

Dün baktım, gazetelerimizdeki köşelerin çoğu büyük bir değişim umudunu yansıtıyordu.

“Bir zencinin ABD Başkanı seçilmiş olması” üzerine yazılmış yorumlar.

Evet, bu doğru! Obama, Bush’tan sonra iktidara geliyor ve hiç kimse Bush kadar kötü olamaz!

Ve elbette bunun yaratacağı bir olumlu rüzgár da Obama’nın arkasında olacak.

Ancak bu seçimin büyük değişimler yaratacağını umanların, hayal kırıklığına uğramaları da kaçınılmaz.

Unutmayalım ki Obama gökten zembille inmedi. Yıllardır Amerikan politikasının içinde aktif olarak yer alıyordu, senatör bile olabilmişti. Yani sistemin tamamen dışında bir adam değildi ve öyle olabilmesine de zaten olanak yoktu.

Bu yüzden, Obama’nın sırf derisinin rengi farklı diye “ezilmiş kitleleri temsil ettiğini” söyleyemeyiz.

Evet, onlardan oy aldı ama iktidarını borçlu olduğu kitle sadece “ezilmiş seçmenlerden” oluşmuyor.

İşin bizim gibi “dış dünyadakileri” ilgilendiren yönündeki durum ise bundan da farklı.

“Bir zenci başkan oldu” diye, “Amerikan çıkarları” değişmeyecek.

Elbette dış politikasında temsil ettiği siyasi görüşe göre değişiklikler olacak ama “Amerikan çıkarlarını” bir kenara bırakıp dünyanın ezilen halkları için uykusu kaçmayacak.