Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Terör savcıları işsiz kalmaz

SABAH’taki haberin başlığı şöyleydi: Terör savcısı işsiz kaldı!

Bunu okuyunca heyecanlandım tabii!
Olay şöyle cereyan etmiş: Özel yetkili mahkemelerin kapatılmasının ardından Diyarbakır’da 8 ve 9. Ağır Ceza mahkemeleri terör suçlarına bakmakla görevlendirilmiş.
Toplumsal olaylar, yasadışı örgüt propagandası, silahlı terör suçları, örgüte yardım ve yataklık, ülke birliğini ve bütünlüğünü bozmak ile örgüt üyeliği gibi suçlara bakan bu iki mahkemeye, Mardin, Siirt, Şırnak, Bingöl, Şanlıurfa ve Batman’dan çok sayıda dava dosyası gönderilmiş, altı ay içinde iki mahkemede yüzlerce dosya birikmiş.
Bunun üzerine HSYK 2013 yaz kararnamesi ile terör davalarına bakmakla görevli yeni bir ağır ceza mahkemesi kurulmasını gündemine almış.
Ama “çözüm süreci” nedeniyle bu konuyla ilgili dava dosyaları azalınca bu karardan vazgeçilmiş. Çünkü son dört ayda bu mahkemelere sadece 60 dava dosyası gelmiş.
İş yükünün daha da azalacağını düşünen HSYK Diyarbakır’da sayıları 12 olan terörle mücadele savcılarının sayısını 8’e düşürecekmiş.
HSYK’nın moralini bozmak istemem ama bence acele bir karar vermişler.
Daha önümüzde seçimler var, önce belediye başkanlarını, sonra cumhurbaşkanını, sonra TBMM’yi yenileyeceğiz, bir ihtimal arada anayasa referandumu da yapabiliriz.
Siyasi tansiyon yükselecek demektir. Bu da protesto gösterilerinin, afiş asmaların, mitinglerin artması demek ki bizim memleketin adliyesi bu işlere hoşgörüyle bakmaz.
Bir pankart asanın, beş kişi bir araya gelip bir protestoyu seslendirenlerin bile terör suçundan yargılandığı bir ülkede yaşıyoruz.
Bence HSYK önce şu genelgeyi yayınlamalıydı: Her protestocu terörist değildir. Başbakan’ı her eleştiren terör örgütü üyesi değildir. Duvarına iki resim asan herkes terörist değildir. Evinde çok sayıda kitap bulunduran herkes terörist değildir!
Memleketin hâkim ve savcıları bunu iyice öğrendikleri vakit zaten terör mahkemelerine de ihtiyaç kalmayacak.

İnce ‘taş fırın askeri’ mi istiyor?

CHP Grup Başkan Vekili Muharrem İnce, TBMM’deki 23 Nisan kutlamalarına bu yıl askerlerin de katılmalarını şöyle yorumluyor:
“Yalova’dan light komutanlara ve NATO paşalarına selam söylüyorum. Biliyorsunuz, bizim iki tip paşamız var artık. Bir Türk ordusunun paşaları vardı, bir de NATO paşaları var. Ben NATO paşalarına selam söylüyorum”.
Muharrem İnce, bir parlamenter! Halkın oylarıyla seçildi. Tıpkı kendisi gibi seçilip gelen başka milletvekilleri de var. Onların bazılarının eşleri türbanlı, bazıları Kürt milliyetçisi!
Ama sonuç değişmiyor: Hepsi milletvekili, halkı temsil ediyorlar.
Cumhuriyet’i kuran TBMM’nin bir üyesi olarak İnce’den beklememiz gereken şey, askerin geçmişteki tavrını, tutumunu eleştirmek olmalıydı.
Milletin seçip meclise gönderdiği milletvekillerinin siyasal ya da sosyal tutumlarını protesto etmek, memleketin askerinin işi değildir. Askerin görevi bellidir, vatanı korumak. Askerin işi siyaset yapmak değildir, siyasi tercih ortaya koymak değildir.
Ve şimdi bir yanlıştan dönüldüğü için CHP Grup Başkan Vekili askeri eleştiriyor, “light komutan, NATO paşası” yakıştırması yapıyor.
Merak ettim, İnce’nin hayalindeki gerçek “taş fırın askeri” darbe yapan, muhtıra veren, siyasete müdahale etmeye çalışan askerler midir?
Bugün yaşadığımız sorunların temelinde askerin geçmişteki alışkanlıkları yatıyor.
Ama ondan daha vahim olanı, demokratik siyaset kurumlarının geliştirilmesine çalışması gerekenlerin o askerlere özlem duymalarıdır.

Bir suikastçımız daha oldu: Semra Özal

ADLİ Tıp raporuna pek fazla itibar etmeden, bir “gizli tanık” ifadesine dayanılarak hazırlanan “Turgut Özal’a suikast” iddianamesi (ki iddianamenin bir bölümünün de Fethullah Gülen cemaatinin bir dergisinden aynen aktarıldığı da ortaya çıktı) ile tek kişilik bir örgüt yargılanacak.
Hem “bir kişi” hem de bir “örgüt”, nasıl olabiliyor, bilemiyorum. Demek ki o kadar gizli bir örgütmüş ki sadece bir tek üyesini açığa çıkarabilmişler, gerisi hâlâ yeraltında!
(Hatırlarsınız böyle bir “tek kişilik örgüt” davası da 28 Şubat döneminde Fethullah Gülen için açılmıştı. O tarihte ne yazdığımı yine merak edecek okuyucular internette Radikal arşivinden 1 Eylül 2000 tarihli “iddianameyi okurken” başlıklı yazımı okuyabilirler.)
Turgut Özal’a suikast iddianamesinin temeli bir gizli tanık ifadesine dayanıyor ve şimdi öğreniyoruz ki o gizli tanık Turgut Özal’ı kimin zehirlediğini de ihbar etmiş: Semra Özal!
İddiaya göre, suikastçı çete Semra Özal’a uygunsuz fotoğrafları ile şantaj yaparak Cumhurbaşkanı’na eşini zehirlettirmiş!
Şöyle anlatıyor: “Emin olduğum diğer bir husus da; Özal’ın ölümünün ardından zehirlenme ortaya çıkmasın diye Semra Özal’a, zehirlenmeden önce Turgut Özal’dan temin edilen saç tellerinin verildiği. Zaman kazanmak için saç tellerini verebilirsin denilip riskin olmayacağını söylemiş, bu işin kendi kaderini de oluşturacak bir durum olduğu için sakin ve panik olmadan gelebilecek tüm sorulara soğukkanlılıkla cevap vermesi tavsiye edilerek Semra Özal ikna edilmiş”.
Gizli tanık böyle anlatıyor ama Semra Hanım, savcılık tarafından bu davanın bir sanığı ilan edilmiş de değil.
Demek ki gizli tanık ifadelerinin bazıları kullanılıyor, bazıları doğru çöpe!
Semra Hanım’ın böyle bir suça iştirak edeceğine inanmıyorum elbette ama böyle bir gizli tanığa inanılarak açılan bir dava da ortada duruyor.
Adalet nerede duruyor dersiniz?