Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Tramvay son durakta!

CUMHURİYET gazetesi yönetici ve yazarlarının gözaltına alınmasıyla sonuçlanan operasyonun gerekçeleri belli oldu.
Anadolu Ajansı, savcılığın bu konudaki gerekçelerini toparladı ve haberleştirdi. Öyle görünüyor ki bugünden itibaren Türkiye’de yapılabilecek en tehlikeli iş bir gazetede yazı yazmak ya da bir gazete yönetmek.
Çünkü savcılık, her haberde ya da her yorumda “subliminal darbe mesajı” bulabileceğini de böylece ortaya koyuyor. Bütün gazetecilik yaşamı boyunca Fetullahçı örgütlenmeye dikkat çeken ve bu konudaki ilk kitapları yazan Hikmet Çetinkaya, 1­9 Mart 2004 tarihlerinde “Gülen Serüveni” diye bir yazı dizisi hazırlamış, Gülen de buna tekzip yollamış. Bu da olmuş Çetinkaya’nın FETÖ ile işbirliğine işaret!
O kadar gerilere gidilebiliyorsa bütün AKP yöneticilerini toplamak daha mantıklı bir hareket olurdu. Fetullah Gülen’e “hoca efendi” diyerek yere göğe sığdıramayanlar onlardı.
Ne istedilerse veriyorlar, devlet memuriyetlerine giriş sınavlarının sorularının çalınmasına göz yumuyorlardı. Gazetenin yazarlarından Kadri Gürsel, 12 Temmuz’da bir yazı yazmış. Yazının başlığı “Erdoğan babamız olmak istiyor”. Gürsel, bu yazısıyla Erdoğan’ın her şeye hâkim olma, her konuya herkes adına karar verme eğilimini eleştiriyordu.
Söz konusu yazıda Erdoğan’ın Bulgar Dışişleri Bakanı’ndan sigarayı bırakmasını istemesi ile Türkiye’de sigara içenlere yönelik benzer davranışları arasında paralellik kuruyor ve “Erdoğan babamız olmak istiyor. ‘Ben sizin babanızım. Tabii ki babanızın yanında sigara içemezsiniz. Babalar çocuklarını içerken yakaladığında, elinden sigarayı alır’ demiş oluyor” diye yorumluyor.
Meğerse bu “subliminal darbe mesajı” imiş! AA’nın haberinde yer alan operasyon gerekçelerinin hepsini bu köşeye sığdırmama olanak yok. Ama hepsi bu tür eleştiri yazıları ve savcı bey bunları okuyunca bu gazeteci arkadaşlarımızın hem FETÖ’cü, hem PKK’lı olduğunu anlayıvermiş!
Belli ki iddianameyi yazarken de kura çekecek, hangisini hangi örgüte üyelikten yargılatayım diye! “Gazeteci değil tüzelkişiliklerinden dolayı gözaltındalar” diyen Başbakan Yardımcısı’nı çok zor bir duruma sokuyor, o da ayrı mesele.
Bu gözaltılar gösteriyor ki Türkiye’de zaten kırıntıları kalmış basın özgürlüğünün tamamen sonuna geldik. Yarın hangimizin kapısına dayanırlar, evimizi altüst edip hangimizi içeri tıkarlar, artık orası savcı beylerin keyfine kalmış. Demokrasi tramvayı demek ki son durağa doğru yaklaşıyor.
NAMUS, ŞEREF, MUKADDESAT
MİLLETVEKİLİ yemininden “laiklik” kavramı çıkarılacakmış. Biliyorsunuz bugüne kadar milletvekilleri laik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacaklarına yemin ediyorlardı. Ama çoğu da bu yemine zaten aldırmıyordu. Eskiden milletvekilleri “namusları ve şerefleri üzerine” yemin ederlerdi, şimdi yeni değişiklikle “mukaddesatları” üzerine yemin edeceklermiş.
Hepimiz biliyoruz ki bazıları için “namus ve şeref” gibi kavramlar pek bir anlam ifade etmiyor. Onun için kolayca yeminlerini bozabiliyorlar, hatta kendilerini yemin etmiş olarak bile görmüyorlar. Onun için “namus ve şeref” gibi kavramları anlamsız bulanları bağlayacak bir kavrama ihtiyaç duyulması anlaşılabilir bir durum.
Ancak, bu “mukaddesat” kelimesi de yeterli olmaz gibi geliyor bana, sonuç olarak bu da bir sözcük işte, aynı namus ve şeref gibi.
Bence doğrudan doğruya kutsal bildikleri kitap üzerine yemin etsinler. Mukaddesatı İslam olan Kuran­ı Kerim üzerine yemin etsin. Başka dinlere inananlar varsa onlar da o dinin kitaplarına el basarak yemin etsinler.
HIRSIZLIK REKORUNDA YARIŞMIŞLAR
HAVUZ gazetesinin bildirdiğine göre Fetullahçıların kurduğu Kimse Yok Mu Derneği, Afrika’ya yardım bahanesiyle topladığı paraları örgüte aktarmış. Habere göre Fetullahçılar kurban kesmek için kurban başına 400 lira toplayıp, 100 liralık cılız kurban kesmişler ve kurban başı 300 liradan 54 milyon lirayı örgütün amaçları için kullanmışlar.
Ne kadar tanıdık bir soygun biçimi! Hatırlarsınız Deniz Feneri soygunu da böyle yapılmıştı.
Alman Mahkemesi’nin tespit ettiğine göre hayır yapacağız diye toplanan paranın küçük bir bölümü hayır işlerinde harcanmış, gerisi gemi almak, hovardalık yapmak, televizyon yayınlarını finanse etmek gibi hayır dışı amaçlar için kullanılmıştı. 41 milyon Euro’luk bir paradan söz ediliyordu. Frankfurt Mahkemesi, bu dolandırıcılığı “asrın soygunu” olarak nitelemişti.
Kimse Yok Mu’da çalınan 54 milyon lira da sanırım 25 – 30 milyon Euro kadar tutuyordur, paraların iç edildiği tarihlerde kur kaç liraydı tam olarak bilemiyorum. Yani Deniz Feneri asrın soygunu ise, Kimse Yok Mu da asrın ikinci soygunu sayılabilir. Görüyorsunuz değil mi?
Milletimizin masum dini inançlarını sömürmeyi kendisine iş edinmiş “sözde Müslüman, özde din tacirleri” asrın soygun rekorlarına imza atmakta da birbirleriyle yarışmışlar. Mütedeyyin, gerçekten inanmış hayırsever insanlarımız, böyle iki dünya rekorunun kırılmasına sebep olmayı hak etmemişlerdi kuşkusuz.
Ama ne yapalım ki “zamanın ruhu” böyle. Dini inançları ticaret ve siyaset konusu haline getirmenin ve bu hale getirilmesine ses çıkarmamış olmanın memleket Müslümanlarına ödettiği bir bedel bu.