Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Günahım kendime sana ne, kime ne!

 Bu sözü ilk önce Marx’tan okumuştum. Roma filozofu Terence’in bir sözü.. Montaigne de kütüphanesinin tavanına yazdırmış bunu, çok sevdiği 56 başka alıntıyla birlikte..
Önce Latincesini yazayım, okurken kulağa daha hoş geliyor: “Homo sum, humani a me nihil alienum puto!”

Bu da Türkçesi: “İnsanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir.”
Bu söz diyebilirim ki onu okuduğum ilk andan beri yaşamımın en önemli üç beş “motto”sundan biri oldu. Sanırım 19 – 20 yaşında olmalıyım okuyup ezberime aldığımda..
Bu söz sayesinde, insanları yaptıkları şeyler için çok da fazla yargılamamayı, insan doğası denen şeyin çok değişik tezahürlerine şaşırmamayı öğrendim.
Geçen hafta yazdığım bir yazıda Başkan Bush’u “günahım kadar sevmem” diye yazınca benim neye takılacaklarını hiçbir zaman kestiremeyeceğiniz – ve sayıları hiç de az olmayan – arkadaşlarımdan biri telefon etti: “Neden günahlarını sevmiyorsun? Onlar sana ait değil mi?”
Masum değiliz hiçbirimiz
Onunla konuşurken beynimin içinde bir yandan Terence’in sözü dolanıp duruyordu..
Burada elbette adam öldürmek, hırsızlık yapmak türünden ağır bir günahtan söz etmiyoruz.
Tereddüt bile geçirmeden işlediğimiz, hatta hepimizin işlediği, işlerken zevk de çaldığımız “masum günahlardan” söz ediyorum.. Aslında kimseye zararı dokunmayan, basit günahlar..
O günahları işlerken çoğu kez yaptığımız şeyi daha sonra “günah” olarak niteleyeceğimizin de ayırdına varmamış oluyoruz..
Tarif böyle yapılınca arkadaşımın haklı olduğunu görüyorum: İnsan kendi günahını neden sevmesin ki?
İçimdeki ‘şeytan’
Acaba bunun nedeni içimizde yok etmeye, susturmaya, uyutmaya, herkeslerden gizlemeye çalıştığımız “öteki biz”i hatırlatıyor olması mı?
O “günahlar”, herkesten saklamaya çalıştığımız entrikacı, vicdansız, fırsatçı, ahlaksız, yoldan çıkarılmaya hazır öteki kişiliğimizin gerçek bir kimlik olduğunu mu hatırlatıyor bize?
Bizim gibi görgülü, kibar, efendi, iyi ahlaklı, sadık, verdiği sözleri tutan bir insanın yanına yakıştıramadığımız öteki kimliğimiz!..
Ama ne kadar çabalarsak çabalayalım bu iki kimliğin bir gün bir yerde bir araya geliverdiğini de biliyoruz. Ve işin kötüsü birbirlerine o kadar iyi uyum sağlıyorlar ki, bu ikiliyi gören hiçbir “şeytan” kayıtsız kalamıyor.. Hangi kılığa girmiş olursa olsun! İster bir çift büyüleyici göz olarak karşınıza çıkmış olsun, ister kibir olarak..
O söz yanlışmış demek ki!
Öte yandan yine biliyoruz ki “günah işlememeye şartlanmış bir benlik tekamül edemez”..
Tanrı kullarını böyle yaratmış çünkü.. Biliyor ki bu kullar günah işleyebilirler, o yüzden bir “günahları affetme” düzeni de kurmuş.. “Bağışlayıcı” olmasının nedeni, kullarının ufak tefek günahları işlemeye her an yatkın olması değil mi?
Demek ki birisinden söz ederken “Onu günahım kadar bile sevmem” demek aslında o kadar doğru bir tanımlama da olmuyor.
İnsan olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak işleyegeldiğimiz günahlarımızı neden sevmeyelim ki?
Hele kendimizden başka kimseye bir zararı da dokunmuyorsa…
Bize yaşadığımızı ve insan olduğumuzu hissettiriyorsa…