Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Amaç şiddeti önlemek değil, baskı kurmak!

Amaç şiddeti önlemek değil, baskı kurmak!

Dünyanın hiçbir yerinde olmayan sıkı kurallar ile devlet, spor izleyicilerini terörize edecek

Bu ayın ortasından itibaren futbol yeniden hareketlenecek, hazırlık maçları filan derken ligler de başlayacak.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Londra’ya ne zaman gitsem eğer maç varsa bir Cumartesi öğleden sonrasını stadyumda geçirebilirim. Artık hangisi varsa; Arsenal de olur, Fulham da, Chelsea de, Tottenham, West Ham da.

Bunun için yapmam gereken tek şey bilet parasına kıymaktır, o kadar.

İstersem maçtan önce stadyum yakınındaki publara gider, bira içerken söylenen marşlara da katılabilirim.

Ama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, kendi memleketimde istediğim futbol maçına gitmem o kadar kolay olmaz.

Passolig denen bir kart çıkartıp bilet parasının dışında ona da para ödemem gerek. Yoksa stadyuma sokmazlar.

Tesadüf bu ya passolig kartlarını da Çalık Holding’in bankasından almam şart. Başka yerde yok.

Hükümetimiz bunu spor sahalarındaki şiddet olaylarını önlemek için yaptı.

Önleyebildi mi? Hayır, önleyemedi çünkü ilgili yasayı uygulayamadı, uygulatamadı.

Peki son üç yılda (isterseniz 5 – 10) Türkiye’de spor sahalarında meydana gelen şiddet olayları, dünyanın medeni ülkelerinde yaşananlardan fazla mı? Hayır, değil.

Bu tür olaylar her yerde yaşanıyor. Bizim onlardan farkımız “cezasızlık kültürü”!

Şimdi uygulamadıkları yasanın yetersiz olduğuna karar verdiler, kurallar daha da sıkılaşacak.

Stadyum kapılarından girerken biyometrik okuma yapacaklar mesela. Gerçekten stadyuma giren ben miyim, benim adımla başkası mı giriyor diye!

Sadece futbol maçlarına değil basketbola, voleybola filan da böyle gireceğiz.

Yetmedi, maçtan önce stat civarındaki kafe ve lokantalarda bir şeyler yiyip içerken eğlenmek, tezahürat yapmak da tehlikeli olabilir.

O an orada bulunan polis şefi bu hareketlerinizin şiddete yönelik olduğuna karar verirse  cop, plastik mermi, biber gazı artık Allah ne verdiyse yemeye de hazır olun.

Dünyanın hiçbir yerinde olmayan sıkı kurallar ile devlet, spor izleyicilerini terörize edecek.

Şiddeti önleyebilecekler mi? Kulüp yöneticilerinin taraftarı tahrik etmesinin önüne geçebilecekler mi? Kötü hakem yönetimleriyle taraftarların çıldırtılması bitecek mi?

Hayır, önleyemeyecekler, önüne geçemeyecekler, bitmeyecek.

Ama tipik “otoriter devlet” refleksiyle memleketi açık cezaevine dönüştürme yolunda bir adım daha atılmış olacak.

Mesele aslında kanunların yetersizliği değil, savcı ve polisin boş vermişliği! İşlenen suçun cezasız kalması.

Ama zaten devlet partisinin derdi de suçu önlemek değil, memleketi baskı altında tutabilmek!

Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın sorunu

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçtiğimiz hafta sonunda Saadet Partisi’nin düzenlediği bir toplantıda konuştu.

Beklendiği gibi Erdoğan rejimini eleştirdi.

“Mutlak yönetimlerde mutlak hakim olan mutlak otoritenin sürdürülebilirliği mümkün değildir, mutlak hakimiyet sadece Allah’a mahsustur” dedi.

Dünyevi meselelerde hakimiyetin millette mi yoksa Allah’ta mı olduğunu tartışmayacağım. Bu konu bir köşe yazısının boyutlarını aşar zaten.

Belli ki Gül, konuşma yaptığı zemindeki tribünlere oynamış.

Abdullah Gül de Ahmet Davutoğlu gibi “gecikmeli intikal” sorunu yaşıyor.

Türkiye’yi bir tek adam yönetimine götüren Anayasa değişikliği sırasında kamuoyuna bu konuda bir şey söylemedi.

“Eski Cumhurbaşkanıyım, siyaset dışıyım” bahanesinin ardında sessizce bekledi.

Ondan da önce daha Cumhurbaşkanı iken Anayasa’nın Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıkça çiğnenmesine de ses çıkarmadı.

Erdoğan, partisiyle ilişkisini kesmeden Cumhurbaşkanlığı yemini etti, bunun amaçladığı şey Abdullah Gül’ü tasfiye etmekti. Ve Gül açıkça Anayasa’yı çiğneyen bu harekete tepkisiz kaldı.

Onun için şimdi bu söylediklerinin çok fazla da değeri yok.

Siyasi olarak elbette bir anlamı var ve bunun siyasi sonuçları mutlaka olacak ama milletin vicdanına, bu gecikmesini açıklayabilmesi çok zor.

Aynı şey, Gül’ün himayesinde bir parti kuracağı söylenen Ali Babacan için de geçerli.

Tam konuşmaları gereken zamanda susup, beklediler.

O gün neden sustular? Dava zarar görmesin diye mi, “Erdoğan belki bize de bir kapı açar” diye mi?

Hangisi olursa olsun bu hataları, bundan sonraki siyasi yaşamlarında da hep önlerinde duracak.

Ali Babacan’ın başında olacağı, Abdullah Gül’ün perde arkasında kalacağı parti başarılı olur mu?

Son zamanlarda en çok karşılaştığım sorulardan biri bu.

Bu soruya bugünden yanıt vermek zor.

Bir siyasi parti, kurulduktan sonra siyasal hayatta nasıl kalıcı olabilir?

Bülent Arınç’ın zannettiğinin tersine bunun liderin karizmatik olup olmamasıyla bir ilgisi yoktur.

Öyle olsa George Clooney dünyanın her yerinde parti kurup, başkan olabilirdi.

Aşağıdaki sorulara evet yanıtını verebiliyorsanız, o parti siyasal hayatta kalıcı olabilir, doğru bir program ve örgütlenmeyle iktidara da talip olabilir.

O siyasi hareket toplumdaki bir talebe yanıt olarak mı ortaya çıktı?

Mevcut siyasi partilerden onu ayıran farklı ve iç tutarlılığı olan bir ideolojinin temsilcisi mi?

Bugüne kadar bu konuda edindiğimiz bilgiler, kulaktan dolma kulis haberleriyle bu sorulara “evet” yanıtı veremiyorum.

Eskidendi, eskiden!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, uçak mürettebatından gazetelerde görevli olanların sorularını yanıtlarken şöyle konuştu:

“Benden bir manşet atmamı isterseniz bu doğru olmaz. Biz manşetler ile savaşıyoruz.”

Ben diyorum bu Saray’ın danışmanlarında iş yok.

Yahu biriniz bile adamın kulağına fısıldayamıyor musunuz, “Reis artık bütün gazeteler bizim adamların. Zaten manşetlere de damadın biraderi karar veriyor. Sadece ona değil, televizyon dizilerinde kimin rol alacağı bile ondan geçiyor” diye!

Manşetleri boş verin, köşe yazıları bile bazen talimatla sanki tek elden çıkmış gibi yazılıyor.

Yani diyeceğim o ki “manşetlerle savaşma işi eskidendi” artık bundan ekmek çıkmaz, biriniz Erdoğan’a hatırlatıverin.