Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bisiklette gülmek mi, BMW’de ağlamak mı?

Bisiklette gülmek mi, BMW’de ağlamak mı?

Konuyu ortaya ilk kim attı, neden aklına böyle bir soru geldi bilmiyorum ancak önceki haftanın popüler magazin konularından biri de Çağla Şıkel’in “fakir biriyle de aşk yaşayabilirim” demesiydi.

Çağla Şıkel gibi hem güzel, hem akıllı, hem de işinde başarılı bir kadının, aşk için “bir fakire bile” muhtaç olmayacağını elbette biliyoruz ancak böyle bir yüce gönüllülük göstermesi de geleceğe ümitle bakmama yol açtı.

Çünkü fakirleşmeye bu hızla devam edecek olursak yakında Türkiye’de ünlü ve güzel kadınların aşık olabileceği ayarda zengin erkek kalmayacak diye endişeleniyordum!

Acar magazin muhabirleri bir spor salonunun çıkışında Demet Şener’i de yakalamış.

Demet iyi aile kızı tabii, karşısında muhabirleri görünce merhabalaşmış ve birbirinden saçma soruları da kibarca yanıtlamış.

Çağla Şıkel’in “fakir biriyle aşk yaşayabilirim” sözü hatırlatılınca da şu yorumu yapmış: “Çağla kendi parasını kazanan, kendi ayakları üzerinde duran bir kadın. Onu anlatmak istemiş. Aşk bu, kiminle olursa aşkı yaşamak güzel. Bizler bu yaştan sonra gerçek aşkı istiyoruz. Karşımızdaki insanın her halde pusulasını araştırmıyoruz. Onu demek istedi Çağla. Belli bir işi gücü olsun, onun dışında aşk yani.”

Bu haberleri okurken aklıma Özge Ulusoy’un yıllar önce söylediği “mankenler gidip fakirle mi çıksınlar yani” sözleri geldi.

Kadın – erkek ilişkilerinin tarihi kadar eski bir tartışmanın içine böylece yuvarlanıyoruz!

Tam da burada bir okuyucu eleştirisini aktarmam gerekiyor: Okuyucum, “heteronormatif” bir bakış açısına sahip olduğumu yazmış.

Bundan kaçındığımı düşünüyordum; “kadın – erkek ilişkileri” derken diğer cinsel yönelimleri dışladığım anlaşılmış olmalı ki bu benim işim de değil, haddim de değil.

Bu yazılarda, genel olarak insani duygular ve durumlar için bir şeyler söylemeye çalışıyorum.

Kartacalı düşünür Terentius söylemiş ama ben Karl Marx’dan okumuştum: Homo sum humani nihil a me alienum puto!

İnsanım, insanca olan hiçbir şey bana yabancı değildir!

***

Antropolog Jared Diamond, “İnsan Cinselliğinin Evrimi” isimli eserinde insanın, “dünyada en tuhaf cinsel yaşama sahip canlı” olduğunu yazıyor.

Otuz milyona yakın türde hayvan, balık ve böcekten; milyonlarca tür bitki, mantar ve mikroptan farklı cinsel yaşamımız var.

Üreme döneminde olmamamıza rağmen sevişebiliyoruz, hatta ürememek için tedbirler de alarak sevişmek çok yaygın bir durum.

Çok renkli ve bize çok daha tuhaf gelebilecek cinsel yaşama sahip börtü böceği bir yana bırakalım, memeli hayvanlar aleminde de bizim gibisi pek yok.

Üreme dönemlerinde cinsel organlarımız renk değiştirmiyor, özel bir koku salgılamıyoruz, yüksekçe bir yere çıkıp çığlıklar atmıyoruz, cinsel organlarımızı uluorta sergilemiyoruz vs.

Antropologlar bunlara “gösteriş unsurları” diyorlar, neslin devam edebilmesi için en uygun eşi seçmeye yarayacak, karşı cinsin dikkatini çekecek gösteriş unsurları!

Dışardan bize bakan birisi, elbiselerimizin içinde nasıl birisi olduğumuzu ancak hayal edebiliyor.

Eşlerimizi seçerken ilk ilgilendiğimiz şey genlerimizi ileri kuşaklara sağlıkla iletip, iletemeyecek olmaları da değil.

Bir ilişkiye başlarken “bu kadının memeleri küçük, çocukları emziremez” demek aklımıza gelmiyor; tıpkı “bu adam acaba beni hamile bırakabilir mi” diye düşünmediğimiz gibi.

Kuşkusuz ki tıpkı diğer memelilerde olduğu gibi insanlarda da neslin devamı hakkında ilk bakışta fikir verebilecek “gösteriş unsurları” var ve bunlar üzerimize giydiğimiz onca kılık kıyafete rağmen varlıklarını dışarıya da hissettirebiliyorlar ancak artık biliyoruz ki aşk hayatımız hakkındaki kararları bunlara bakarak vermiyoruz.

Diğer memelilere göre daha gelişmiş bir beynimiz var, içgüdülerimizi kontrol edebiliyoruz. Duygularımızı sofistike edebiliyor ve onlara anlamlar yüklüyoruz.

Ama onlardan tamamen ayrılıyor da değiliz.

Kadın ya da erkek fark etmiyor, gözümüze kestirdiğimiz birisi ya da birileri için doğal olmayan “gösteriş unsurlarından” da yararlanabiliyoruz.

Erkek bir aslan gibi dişilerin dikkatini çekecek yelelerimiz yok ama iyi dikilmiş bir takım elbise, şık bir kravat, dikkat çekici bir otomobil, başarılı bir meslek hayatı, spor salonunda boşa harcanmış sayılmayacak saatlerde elde ettiğimiz dış görünüm, bir yat, bir kat vs. gibi “gösteriş unsurlarını” kullanma olanağımız var.

Ya da iyi bir göz makyajı, vücut hatlarını vurgulayan bir elbise, iç bayıltıcı parfümler, başarılı bir meslek hayatı, estetik operasyonlar, “sana muhtaç değilim, başına bela olmam” mesajını vurgulayan maddi olanaklar gibi.

Onun için Çağla Şıkel’in konumuzu oluşturan demecini, tıpkı Demet Şener gibi yorumluyorum.

“Fakir biriyle de aşk yaşayabilirim” demek, “kimseye muhtaç değilim, kendi ayaklarımın üzerindeyim, sadece ruhuma hitap etsin, yeterli” anlamına geliyor.

Her türden “gösteriş unsuruna” sahip bir kadının, bunu canının çektiği şekilde kullanması da diyebiliriz.

Ancak bu anlama gelmesinin, bu sonucu doğurması da gerekmiyor tabii.

Çağla Hanım’ın kalbini çalacaksanız, Çağla Hanım’ın ilgisini çekmeniz, onun bulunduğu çevrede olmanız gerekiyor.

Köşedeki işsizler kahvesinde oturup, çayına taş oynarken Çağla Hanım’ın sizi fark edip, aşık olmasını beklememelisiniz.

Bu durum da haliyle “davul bile dengi dengine” atasözünü bir kez daha hatırlamamıza yol açıyor.

Aşk duygusunun gelişmesi için önce “ilginin çekilmesi” gerekiyor ki o çevrede ilgi çekecek daha farklı şeylere sahip olanlar ile rekabet etmelisiniz.

Tıpkı Çağla Hanım’ın da kendi çevresindeki diğer kadınlarla girişeceği bir rekabet gibi ki onların da ilgi çekecek çok sayıda “gösteriş unsuruna” sahip olduklarını aklımızda tutalım.

Onun için Özge Ulusoy hanımın “mankenler gidip fakir biriyle mi çıksınlar” sözünü de yabana atmamalısınız.

Söylediği belki “politically correct” sayılmaz ancak bir durumu olanca çıplaklığı ve açıklığıyla hepimize tekrar hatırlatıyor.

***

Kimse kusura bakmasın ancak bizim toplumumuzda “doğrucu Davut” olmak pek özenilecek bir durum sayılmaz.

Özge Ulusoy’a yönelik eleştiriler de böyle bir iki yüzlülüğün sonucu aslında.

Allah’ın bildiğini kuldan saklamamış, hepsi bu.

Birçok durumda böylelerine “patavatsız” sıfatını yakıştırırız.

Ancak şunu da söylemeliyim ki bu tür iki yüzlülükler daha çok eğitimli, kentli kesimlere özgü bir durum sayılmalı.

RTÜK’ün hazzetmediği “evlendirme programlarını” hatırlayalım.

Erkek aday kendisini kadın adaya kabul ettirmek için neleri gözler önüne seriyordu: Emekli maaşı, tapusu kendi üstüne ev, bankada şu kadar para, kapıda Doğan görünümlü Şahin vs.

Programın kadın katılımcıları, bu konuları didikliyorlar, tapunun üstlerine geçirilip geçirilmeyeceğini sorguluyorlar, olaylar da böylece gelişiyordu!

O programlarda kimsenin “gerçek aşk” peşinde koştuğunu hatırlamıyorum.

Ve doğrusunu isterseniz, toplumumuzun küçük bir kısmı dışında nesli devam ettirmek üzere kurulan evlilik birliğinin temelinde bu tür “gösteriş unsurları”, aşktan daha çok işe yarıyor.

Kaç bilezik takılacak, damadın maaşı nedir, kızın çeyizinde neler var?

Bunlar ciddi ciddi sorgulanıyor ve karar ona göre veriliyor.

Vaktiyle New York Times’da okumuştum, Çin’de her gün 200 milyon kişi bu tür evlilik programlarını izliyormuş.

Çin’de evlenmek isteyen kadınların erkekte aradığı şey şu: Erkeğin mali durumu!

Kıza iyi bir hayat yaşatacak mı, güzel elbiseler alabilecek mi? İyi bir evde yaşamasını sağlayıp tatile götürebilecek mi vs.
Hatta programa katılan kızlardan birinin söylediği şu söz ülkede bir slogan haline de dönüşmüş: “Bisiklette gülmektense, BMW’de ağlamayı tercih ederim!”
Peki “erkekler ne arıyormuş” diye sormanızdan korkuyorum çünkü erkek cinsinin zihinsel gelişimini henüz sonuçlandıramadığını gösterir bir yanıtı var: Masumiyet!

Çin gibi geleneksel değerler konusunda muhafazakâr olmakla birlikte kadının, erkek ile neredeyse eşit olarak toplumsal hayatın her aşamasında yer aldığı bir ülkede, erkeklerin kafasının takılıp, kaldığı yere bakın!

Yoksa bizdekine benzer bir iki yüzlülük Çinli erkekleri de mi etkisi altına almış?

***

Bana kızacak çok sayıda araştırmacı tanıyorum ancak bir şeyi itiraf etmeliyim: Kamuoyu araştırmalarına o kadar da güvenmem.

Onun için son seçim araştırmalarına bakıp, zil takıp oynayanlara ya da karalar bağlayanlara hep aynı şeyi söylerim: O kadar emin olmayın!

Bunun bilimsel bir açıklamasını elbette yapamayacağım, bilgim yetmez ancak şunu söyleyebilirim:

Milliyet’in Genel Yayın Müdürü olduktan sonraki 6 ay içinde gazetede değiştirmedik şey bırakmamıştım.

Altı ay sonra patronun isteğiyle bir araştırma yaptırdık, okuyucu değişikliklerden memnun mu diye.

Bana kalırsa memnun oldukları, gazetenin artan satışından ve reklam gelirlerinden belliydi.

Ve araştırma okuyucuların en çok beğendikleri bölümlerin, benim altı ay önce yayından tamamen kaldırdığım şeyler olduğunu gösterdi.

Ama satışlar düşmediği gibi artmış, Hürriyet ve Sabah ile yarışır hale gelmiştik.

Bunun nedenini çok düşündüm.

Sanırım anket yapılan kişi, karşısındaki anketörün duymak isteyeceği yanıtları tahmin ederek, öyle yanıtlar verebiliyor.

Karşınızdaki kadın anketöre “en çok sanat haberlerini okurum” demenin, sizi onun gözünde iyi bir yere oturtacağını düşünüyorsunuz çünkü.

“Spor sayfalarında at yarışı tahminlerine bakarım” derseniz de başka bir tip oluyorsunuz anketörün gözünde.

Onun için izleyici araştırmalarında “belgeseller” en çok izlenen televizyon programı çıkıyor ama ratingler, shareler tam tersini söylüyor.

Anadolu Ajansı’nın 30 Aralık 2003 günü servis ettiği bir haberde yer alan araştırmadan söz edeceğim şimdi.
Habere göre “hayatta en çok hangi olayın gerçekleşmesini istersiniz?” sorusuna verilen yanıtlar şöyle:
Yüzde 29, “etkisi uzun yıllar sürecek kalıcı aşkı veya mutlu bir evliliği” tercih ediyor.
Yüzde 24.4’ü Milli Piyango’nun 10 trilyonluk (o tarihte liradaki 6 sıfır daha atılmamıştı) büyük yılbaşı ikramiyesini kazanmayı istiyor.
Sadece yüzde 1.7’si ise “mutlu olmasa bile 10 trilyon lira servete sahip birisiyle evlenmek” istiyor.
Araştırmaya katılan kadınlar daha çok “etkisi uzun yıllar sürecek kalıcı bir aşk”tan yana tercih kullanırlarken, erkekler ise aşk yerine 10 trilyon lirayı kazanmayı tercih ediyorlar.
Bütün kuşkularıma rağmen bana bunlar “doğru” sonuçlarmış gibi geliyor.

Erkekler ile kadınların “aşk mı, para mı” ikilemi içinde farklı yönlerde eğilim göstermeleri de aynı şekilde samimi bir yanıttır diye düşünüyorum.
Erkekler, çağımızda maddi değerlere, kadınlara kıyasla daha çok önem veriyorlar.

Yaşam kavgası onları kendilerine “yabancılaştırıyor”, insan doğasına tamamen aykırı yönlere itebiliyor.

Ama Türkiye gerçeklerine bakınca aslında sadece yüzde 1.7’lik kesimin daha doğru yanıt verdiğini düşünüyorum.
“İki çıplak bir hamama yakışır” atasözünün dilimize yerleşmesi de böyle Doğrucu Davutlar sayesinde oldu sanırım!

————————————-