Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bozdur oradan bir 100 milyon

Bozdur oradan bir 100 milyon

Havuz gazetesinin yazdığına göre Maliye Bakanı Nureddin Nebati, geçtiğimiz cumartesi günü “ekonomik programı” anlattığı “basına kapalı” toplantıya katılan iş adamlarına şunu söylemiş:

“Hepiniz 100’er milyon dolar bozdurun!”

Gazetelere yansıdığı kadarıyla toplantıya katılan bürokratlar dışında kalan özel sektör temsilcilerinin sayısı 10.

Demek ki silkelesen 1 milyar doları ancak bulacak bir büyüklük bu ama Merkez Bankası’nın 4 ayrı müdahalesi de gösterdi ki bu miktarda bir dövizi bozdurmak şöminedeki ateşi söndürmek için damlalıkla su püskürtmek kadar bir etki yaratabiliyor.

Kendilerine “100’er milyon dolar atıverin” denilen iş adamlarının, bu davet karşısında dehşete düştüklerine de eminim.

Düşünün, işinizi gücünüzü bırakıp, yeni tayin edilmiş bir bakanı 6,5 saat dinliyorsunuz ve sonunda adam kalkıp size “100’er milyon dolar bozduruverin” diyor.

Belli ki Nebati Bey, her biri değişik iş kollarında yatırımları olan bu insanların paralarını çizgi romandaki Varyemez Amca gibi dev bir kasada tuttuğunu zannediyor.

Gerçi bu siyasi eğilimdeki “iş bilir” insanların, bir şekilde “biriktirdikleri” paraları evlerde tuttuğunu, bazılarının büyük kasaları olduğunu, bazılarının evlerinin bir odasını kasa odasına çevirdiğini, en sersemlerinin de ayakkabı kutusu ve banyo lifini tercih ettiğini biliyoruz.

Bazen bu para öyle boyutlara ulaşabiliyor ki onunla gemiler de alınabiliyor, “sıfırlama noktasında” da bir koca günün iş saatleri yetmeyebiliyor!

Öyle görünüyor ki çalışılmadan, havadan kazanılan para ile üreterek, yatırım yaparak kazanılan paranın aynı şekilde saklanamayacağını bilmiyor.

Nebati Bey benden duymuş olmasın ama toplantıya katılan o insanların hiçbirinde nakit 100 milyon dolar da zaten yoktur, olan para da mutlaka bir işe, gayrimenkule, menkule vs. yatırılmıştır.

Nebati Bey de eminim ki kendi nakit parasını böyle değerlendiriyordur, hangi aklı başında insan bu kadar parayı elinde tutar?

Bu olay aslına bakarsanız, toplumca üzerinde düşünmemizi de gerektiriyor.

Bu arkadaşların “nakit para” algısı nasıl çarpılmış olmalı ki “100 milyon dolar bozduruverin” talimatı ağzından çıkabiliyor.

Bunlar kaç para kazanıyorlar ve kaç para biriktirmiş olmalılar ki 100 milyon dolara çocuk oyuncağı muamelesi yapabiliyorlar?

Yoksa, yoksa, yoksa… Dedikodular gerçekten doğru olabilir mi?

—————————–

İki taraf da mutlu olmalı

Her yıl sonunda yapılan AB Liderler zirvesine hazırlık amacıyla düzenlenen hazırlık toplantısında AB Genel İşler Konseyi, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin dondurulmuş olarak kalmasına karar verdi.

Kararda şöyle deniliyor:

“AB Konseyi, Türkiye’nin AB’den giderek daha fazla uzaklaştığını üzülerek not ediyor.”

Bunu okuyunca, böyle söyleseler de aslında kimsenin bu duruma üzülmediğini düşündüm.

Ne AB Konseyi üyeleri bu karara üzüldü, ne de Ankara’da bu karara üzülerek karalar bağlayacak bir yönetim var.

AB üyelerinin ezici çoğunluğu Türkiye’ye üyelik yerine Merkel’in ortaya attığı “imtiyazlı ortaklık” fikrini destekliyor.

Bir tür gelişmiş gümrük birliği yani:

“Ticaret yapalım, yatırımlarımızı koruyalım, Türkiye’nin ucuz işgücünden, Avrupa’ya yakın olmasından yararlanalım ama herkes kendi evinde sağ olsun!”

Kendi iç meselelerini çözememiş, bunun üstüne bir de 4 milyonluk bir göçmen sorunu eklemiş Türkiye’yi neden aralarına almak istesinler?

Türkiye’nin “bir tampon” olarak bölgede bulunması ve AB’ye düşmanca tavırlar içinde olmaması onlara yetiyor.

Bunu sağlamak için de Erdoğan yönetiminin en çok sevdiği şeyin ucunu gösteriyorlar: Çil çil Euro desteleri!

Ve öte yandan işin doğrusu da şu ki Türkiye’de de AB üyeliği için kendisini paralayan, bunun gereklerini yerine getirmek için çabalayan bir siyasi irade de yok.

Erdoğan yönetimi de istiyor ki “ticareti filan sürdürelim ama kendi muhaliflerimize de istediğimiz gibi eziyet edebilelim, AB bu işe burnunu sokmasın!”

Erdoğan, AB üyesi “tek adam rejimlerinin” hangi sıkıntıları çektiğini Macaristan, Polonya örneklerine bakarak görüyor olmalı.

Ülkede kurmak istediği, dini bir sosa da bulanmış baskı rejiminin Kopenhag Kriterleri, Venedik Komisyonu filan denilerek engellenmesini de istemiyor elbette.

Siyasi ve ekonomik olarak her sıkıştığında “düşman batıyı” işaret eden bir siyasi otorite, AB’ye üye olup, bunu kullanma olanağından vaz geçmek ister mi?

Onun için merak etmeyin, iki tarafta da üzülen yok.

Üzülmesi gerekenler, gelecekte bir Avrupa ülkesinde yaşama hayalleri kuran gençler olmalı; belli ki bizler o günleri hiç göremeyeceğiz zaten.

——————————-

Hafızanın canlı kalmasından korktular

Ahmet Güneştekin’in Diyarbakır Keçiburcu’ndaki Hafıza Odası isimli sergisi Kültür Bakanlığı’nın kararıyla dün kapatıldı.

16 Ekim’de açılan serginin 30 Aralık tarihine kadar devam edeceği biliniyordu.

Diyarbakır’da Keçi Burcu olarak bilinen tarihi yapı, Diyarbakır Ticaret Odası’na tahsis edilmişti ve oda bu mekânı kültür sanat etkinlikleri için kullanacaktı.

Belli ki Bakanlık, serginin hafta içinde 6 – 7 bin, hafta sonunda 15 – 16 binlere ulaşan sayıda ziyaretçi çekmesinden ve mesajının böylece yaygınlaşmasından hazzetmedi.

Neden hoşlanmadıklarını tahmin etmek kolay.

Aslında belki de kapatılmasına değil, nasıl olup da başlangıçta serginin açılışına izin verdiklerine hayret etmeliyiz.

Otoriter rejimler böyledir.

Nasıl düşüneceğinize, neyi okuyup, neyi izleyebileceğinize kendileri karar vermek isterler.

Bazı şeylerin ileride de hatırlanmasından, unutulmamasından korkarlar.

Serginin başına gelen budur.

———————————