Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Çığırından çıkan vize retleri: Batının ortak nefret objesi mi olduk?

Çığırından çıkan vize retleri: Batının ortak nefret objesi mi olduk?

Oyuncu Deniz Türkali ve yazar Y.T.’nin vize başvuruları Federal Almanya Konsolosluğu tarafından reddedildi.

Vize başvurusu reddedilenler arasında Cihangir Muhtarı Halil Kalafat da varmış.

Bunları Tuğrul Eryılmaz’ın T24’te yayımlanan yazısından öğrendim.

Yazar Y.T. niye rumuzla yazılmış da ismi açıkça yazılmamış, anlayamadığımı söylemeliyim.

Bir insanın, hele de ülkenin tanınmış bir yazarının vize başvurusunun reddedilmesi kendisi açısından ayıplı bir durum değildir.

Böyle bir durumda utanması gereken konsolosluk yetkilileri olmalıydı.

Yoksa Y.T., adı açıkça yazılırsa bir daha vize almayabileceğini düşünerek isminin yazılmasını istemedi mi, bunu da bilmiyorum.

Burada ilginç olan tek tek vize başvuruları reddedilenlerin durumu değil.

Türkiye’nin önde gelen oyuncularından birinin vize başvurusu geri çevriliyor, oyuncu birliklerinden, sivil toplum kuruluşlarından çıt çıkmıyor.

Tanınmış bir yazarın vize başvurusu geri çevriliyor, yazar birliklerinden, yayıncılardan, ses yok.

Bir muhtara vize verilmiyor, Muhtarlar Federasyonu, yerel yönetim yetkilileri, siyasi partiler “bu nasıl iş” diyemiyor.

Normal olarak Dışişleri Bakanı’nın, Büyükelçi’yi çağırıp bu rezilliğin nedenini sorması gerekir ama belli ki Bakan, bu işlere uzaktan bakmakla yetinen bir seyirciden ibaret.

Yukarıdaki üç kişi, bir yolunu bulup Almanya’ya iltica edecek, orada dönerci açacak değiller.

Buradaki hayatlarını bırakıp, Almanya’ya yerleşecek değiller. O ülkeye gitmeleri için tek neden turistik ya da kültürel gezi olabilir.

Metin Kaan Kurtuluş’un T24’te yayımlanan vize dosyası çalışmasına göre 2015 yılında bu ülkelerden geri çevrilen vize başvurusu yüzde 4 civarında imiş.

2020’de yüzde 13,78’e kadar yükselmiş. Geçtiğimiz yıl 19,02’ye ulaşmış. Önümüzdeki örneklere bakacak olursak 2022 daha da yüksek bir oranda gerçekleşecek.

Kabul ediyorum ki Türkiye’de zorlaşan hayat koşulları, gençlerin bu ülkenin geleceğinden ümidi kalmaması gibi nedenlerle Schengen bölgesi ülkelerine şu ya da bu yolla girip, yerleşmek isteyenlerin sayısında artış olması kaçınılmaz.

Bu ülkelerin de Türkiye’nin Suriyeli ve Afganlara yaptığı gibi sınırlarını açıp herkesi buyur etmelerini bekleyemeyiz; “siz ensar olun biz muhacir” diyemeyiz. Bu da bir başka gerçek.

Onun için vize işlemlerindeki sıkıştırmayı bir yere kadar anlayabilmek mümkün.

Ama öyle görünüyor ki bu iş, bu endişelerin çok ötesinde bir boyuta gelmiş bulunuyor.

İşte bir yazar, bir oyuncu ve bir muhtarın başına gelenleri görüyoruz!

Davetli gazetecilere bile üç – dört günlük vize verildiği bir dönem bu.

Bu, Recep Tayyip Erdoğan’a kızdıkları ve bu nedenle Türk vatandaşlarını cezalandırmak istedikleri için mi yapılıyor?

Yoksa düpedüz bir ırkçılıkla mı karşı karşıyayız?

Avrupalı “kibar NAZİ’lerin” kendilerine seçtikleri yeni düşman Türkler mi?

Batıda yükselen popülizmin “dış düşman bulma ihtiyacını” bizler mi karşılayacağız?

Batının “ortak nefret objesi” mi olduk?

——————————-

Bakan’dan “vesayetçilik” itirafı

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, başörtüsü ile ilgili olarak yapılması planlanan Anayasa değişikliği teklifinin imzaya açıldığını söyledi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendilerine verdiği pası böylece gole çevirmek istiyorlar.

Başörtüsü değişikliği şekerine bulayıp, saklamak istediği ise vatandaşların yaşam tercihlerini devletin müdahalesine açık hale getirmek istemeleri.

Sözünü ettikleri “gol” bu.

Bakan şöyle diyor:

“Türkiye’de kim evlilik birliğinin kadın ile erkeğin evlenmesiyle kurulduğu gerçeğini reddedebilir? Gelecekte bu ülkede buna dönük bir tehdidin emareleri gözüktüğü için şimdiden tedbir alıyoruz.”

Birinci cümle doğru.

Türkiye’de evlilik birliğinin kadın ve erkek arasında kurulduğunu tartışan yok.

Eşcinsellerin bile şu anda böyle bir talebi yok ki aslında böyle bir taleple ortay çıkmalarında da bir tuhaflık olmazdı.

Bu en temel insan hakkıdır, insanlar kendi istedikleri gibi yaşarlar.

Devletlerin vatandaşlarına nasıl yaşamaları gerektiğini söylediklerinde nelerin yaşanabildiğini İran’da görüyoruz.

İkinci cümle ise haddini aşıyor.,

“Gelecekte buna yönelik bir tehdidin emaresi” dediği şey, gelecekte halkın çoğunluğunun karar vereceği bir konu.

Ülkede böyle bir talep gelişir ve halkın çoğunluğu da bunu uygun bulursa, niye bugünden rahatsız oluyorsunuz?

Halkın iradesine ipotek koymak mı niyetiniz?

12 Eylül darbecilerinin vesayet endişelerinden ne farkı var bunun?

“Gelecekte buna yönelik bir tehdidin emaresi” diye yola çıktığınızda bugün aklımızda dahi olmayan birçok konuyu geleceğe yönelik olarak yasaklamak istediğiniz ortaya çıkmıyor mu?

Bakan öyle bir cümleyi ağzından kaçırdı ki zihninin gerisindeki bütün İslamcı faşist düşünceleri de ele veriyor.

——————————-

Bundan daha “nesnel” ne olabilir?

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İstanbul Beykoz’da doğal sit alanı içinde yer alan bir bölgenin planını değiştirip imara açtı.

Büyükşehir Belediyesi’nin bu karara itirazı üzerine, mahkeme “imar planı değişikliğinin nesnellikten uzak ve hukuka aykırı” olduğuna karar vererek, planı iptal etti.

Ne kadar eğlenceli bir ülkede yaşıyoruz, değil mi?

Bakanlık, “iklim değişikliğiyle” filan mücadele edecek ama ormanlık alanın imara açılmasını da “şehircilik ve çevrecilik” açısından uygun bulmuş!

Öte yandan mahkemenin kararına itirazım var.

Mahkeme “imar planı değişikliğinin nesnellikten uzak olduğuna” karar vermiş ama şiddetle yanılıyor.

Bu imar planı değişikliği durduk yerde olmaz.

Düşünün kocaman bir arazi, bir sınırından karayolu geçiyor. Karayolunun öbür tarafı villalar, lüks sitelerle dolu.

Şimdi düşünelim: İmar planı değişikliğiyle aslında beş para kazanamayacağınız, üzerinde en fazla piknik yapabileceğiniz ormanlık bir arsanız bir anda nasıl bir mücevhere dönüşüyor?

100 villa yapsak, 1’er milyon dolardan satsak ki o bölgede çok daha fazlasına satabiliriz, 100 milyon dolarlık bir iş bu.

Sizce bu cironun kaçta kaçını bu planı değiştirmeye harcamak akılcı olur?

Yüzde 10? 10 milyon dolar yani.

Mahkemenin arayıp da bulamadığı nesnellik bu işte.

Bu hayatta 10 milyon dolardan daha “nesnel” olan ne olabilir?

Bir tek sorun var tabii: Bu para kul hakkı yenmeden kimler arasında, nasıl paylaşılmalı?

Kim bilir, belki bu işlere bakan Bakan da merak eder, belki bizlere de söyler.

———————————