Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

“Erdoğan’ın yarattığı faturayı kim ödeyecek” meselesi

“Erdoğan’ın yarattığı faturayı kim ödeyecek” meselesi
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kızılcahamam Eliz Otel'de partisinin Yerel Yönetimler İstişare ve Değerlendirme Toplantısı'na katılarak konuşma yaptı. ( Muhammed Selim Korkutata - Anadolu Ajansı )

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefetin “popülist” politikalarını eleştirdi.

“Ucuzlatacağız, fiyatını indireceğiz, hatta bedava yapacağız dedikleri hizmetlerin tamamında fiyat artışlarına gittiler. Seçimler bitince muhalefetin vaat yağmurunun da sonuna gelindi, gençlere, kadınlara, esnafa, emekliye verilen sözler unutuldu” dedi.

Dokuz yıl önce “bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” demişti.

Artık kendisi de kendisinden ümidi kesti de onun için mi muhalefeti sözünü tutmamakla eleştiriyor diye aklımdan geçirdim.

Muhalefeti, özellikle de CHP’yi “popülist” olmakla suçlamak bugünlerin modası.

Asgari ücrette ve emekli maaşlarında artış istemesini, dar gelirli kesimlerin üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi talepleri bunun nedeni.

Deniliyor ki muhalefet “popülizm” yapmasın, yoksa bu enflasyonu düşürmek mümkün olmaz vs.

Erdoğan’ın kendisini iktisatçı zannetmesinin sonunda araba devrildi ve şimdi Mehmet Şimşek’in otomobili seçime kadar düzeltmesi bekleniyor.

Şimşek’in bu yolda ne yapacağı da apaçık ortada: Ekonomik krizin faturasının önemli bölümü dar gelirli ve ücretlilere ödettirilecek.

Neo liberal ekonomi teorisinin tek geçerli ekonomik kural olduğunu düşünenler için bu normal bir şey.

Ancak tek yol da bu değil.

Dar gelirli, emekli ve ücretlilerden kısılarak sağlanacak kaynağın bulunabileceği başka yerler de olmalı.

Siyaset de zaten bunun için yapılıyor.

Milli gelirin nasıl bölüşüleceği ile ilgili bir mesele bu.

Bu geliri nasıl bölüştüreceğiniz ile ilgili fikirler sizi politikanın sağ ya da sol yelpazesinde bir yerlere yerleştiriyor.

CHP’nin yaptığı da bundan başka bir şey değil.

Ekonomiyi istikrara kavuşturmak için yapılacak fedakarlıkları kimin ödeyeceği ile ilgili bir mesele bu.

Bugünkü gelir dağılımını değiştirmeden aynen korumak istiyorsanız iktidarın politikalarını alkışlar, CHP’yi de “popülist” diye eleştirirsiniz.

Hazine’deki “kara delikleri” kapatmanın tek yolu, emekliden, memurdan ve işçiden kısmak değildir.

Geçici de olsa servetten vergi almak, rüşvet ve yolsuzluklar nedeniyle kara deliğe dönüşen kamu ihalelerini zapturapta almak, maliyetlerini çoktan çıkarmış, deveyi hörgücüyle götüren YİD projelerindeki ödemeleri vadeleri uzatarak ötelemek mümkün.

O müteahhitlerin hepsi iktidarın kankası değil mi?

Ayrıca vergilendirilemeyen kesimleri vergilendirip, vergiyi tahsil etmek diye de bir şey var.

Sızan haberlere göre Cumhurbaşkanı, hazırlanan vergi paketinden servet vergisini ve borsa kazanç vergisini çıkarttırmış.

Niye acaba? Bütün sağcı politikacılar gibi zenginleri daha çok sevdiği için mi?

Mesela Türkiye Varlık Fonu’nun şans oyunlarından tahsil edip, devlete ödemediği 20 milyarlık KDV’nin tahsil edilmesi, en alttakilerin bir nebze rahatlatılabilmesi için kullanılamaz mı?

Prestijli akademik yayın PNAS Nexus’ta yayımlanan bir araştırma, bağırsak dostu probiyotiklerle beslenen bireylerin her zaman rasyonel olmasa da daha adil kararlar alabildiğini gösteriyor.

Enflasyonun sorumlusu sadece emeklinin, işçi ve memurun maaşı gibi görülüyorsa, yöneticilerimizin bağırsaklarını bir kontrol ettirmelerinde yarar görüyorum.

Yoğurt, lahana turşusu filan işe yarıyormuş diye duydum!

——————————–

Kayseri’de alarm zilleri çaldı

Kayseri Valisi, beş yaşındaki bir çocuğun taciz edildiği haberleri üzerine Suriyelilere ait dükkân ve otomobillere zarar veren kalabalığı “taciz edilen çocuk da Suriyeli” diyerek yatıştırmak istemiş.

Bu da yetmeyince “tacizci ailesiyle birlikte sınır dışı edilecek” diye de söz vermiş.

Merak ettim, taciz edilen çocuk Türk olsaymış Vali Bey de göstericilere katılacak mıymış?

Belli ki Vali’nin, Suriyeli göçmenler sorununun nereden kaynaklandığı ile ilgili pek bir fikri de yok.

Zaten Cumhurbaşkanı’nın da bu konuda bir fikri olmadığı görülüyor.

O da saldırıyı muhalefetin “siyasi kazanım uğruna nefret siyasetine tevessül etmesine” bağlıyor.

Bir yandan ağır bir işsizlik diğer yandan pahalılık altında ezilen kitlelerin bu öfkelerinin çeşitli vesileler ile patlamasına şaşırmamak gerekiyor.

Bir Suriyeli göçmenin, bir çocuğu taciz etmesi gibi tamamen şahsi bir suç bile kabağın Suriyeli göçmenlerin tümünün başında patlamasına neden oluyor.

Bu kontrolsüz göç politikasının sonucu.

Suriyeli göçmenler bambaşka bir kültürel ortamdan kalkıp, Türkiye’ye geldiler ve tamamen başı boş bir yerleşimle Türkiye’nin farklı bölgelerine dağıldılar.

Mayıs ayı rakamlarına göre kayıt altındaki Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 115 bin 536 kişi.

Kayıt dışı Suriyeli sığınmacı var mıdır bilmiyoruz ama kayıtlı sığınmacıların yararlandıkları olanaklara bakarak kayıtsız Suriyeli sığınmacı sayısının çok marjinal kalacağını söylemek mümkün.

Bu insanların çok büyük bölümü (bir araştırmaya göre yüzde 75’i) geri dönmeyecek.

Zaten çoğunun artık dönebileceği bir evi de yok.

Ve Erdoğan hükümeti kendi yarattığı bu sorunu hafifletecek bir bir tedbir almış da değil.

Suriyeli göçmenlerin Türkiye’ye uyumu ile ilgili etkin bir program ortaya konulamadı.

Eğitim çağındakilerin tümünün eğitim kapsamına alınması önemsenmedi.

Kentlerde yan yana yaşayan ve kültürel olarak birbirine tamamen yabancı insanlar arasında bu tür çatışmaların çıkması kaçınılmaz.

Bu resmin fonunda da işsizlik ve pahalılıktan patlama noktasına gelmiş bir ülke var.

Suriyeli göçü başladığı günden beri aynı şeyi yazıyor, söylüyorum:

Bu insanların önemli bölümü artık kalıcı. Geri dönmeyeceklerini bilelim ve o insanların ülkeye uyumunu sağlayacak politikaları hayata geçirelim.

Almanya’nın, gönüllü olarak çalışmaya gitmiş insanların uyumu sorununu, harcanan onca bütçeye rağmen 50 yıldır çözemediğini de aklımızda tutalım.

Kayseri olayları bir tür alarm zili aslında.

Geçen her gün, sorunu daha da derinleştiriyor.

——————————–