Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Fenerbahçe yıkılmaz !

Fenerbahçe yıkılmaz !

Oyuncuları ve teknik adamları sahanın ortasında linç edilmek istenen Fenerbahçe’nin Başkanı Ali Koç’un “gerekirse ligden çekilir, bir alt lige gider geri geliriz” diye rest çekmesini, Fenerbahçeli taraftarların çoğu coşkuyla karşıladı.

Bunu nereden biliyorsun derseniz, üyesi olduğum whats app gruplarındaki yazışmalardan, değişik ortamlarda konuşan önde gelen Fenerbahçelilerin sözlerinden biliyorum.

2 Nisan’daki kongrede yeterli çoğunluk sağlanır mı bilmiyorum ama bu ruh durumuyla iki hafta sonra yapılacak kongrede böyle bir kararı geçirmek Fenerbahçe yönetimi için çocuk oyuncağı gibi görünüyor.

Ali Koç açısından baktığımda kulüp üyelerinin ve taraftarların Başkan’a koşulsuz destek verdiklerini söyleyebilirim.

Ama ben o kadar heyecanlı bir taraftar sayılmam, bu tür krizleri iyi yönetmemek ve hamasete kapılmak kurumlara zarar verir, bunu bilir, bunu söylerim.

Nitekim Ali Koç’un bu çıkışını da yanlış ve zamansız buluyorum.

Zamansız çünkü ortada bitmiş bir şey yok. Fenerbahçe önündeki bütün maçları kazanabileceğini gösteren bir takım ve şampiyonluk şansı, Galatasaray ile eşit sayılır.

Ayrıca takım Konferans Ligi’nde çeyrek final oynayacak ve finale kadar çıkabilmesi de son derece olası görünüyor.

Böyle bir ortamda takımın konsantrasyonunu bozacak mahiyetteki bu tür açıklamaları yanlış bulurum.

Böyle bir fikir varsa bile bu, bugün gündeme getirilecek bir şey değil.

Çünkü bu kararın, Fenerbahçe’ye bir yararı yok.

Türkiye Futbol Federasyonu’nu (TFF) cezalandırmak için, TFF’nin düzenlediği Süper Lig’den çekilip, aynı TFF’nin düzenlediği Birinci Lig’e dönmenin mantığını kavrayamıyorum. TFF aynı, hakemler aynı.

Bu kime ceza?

Fenerbahçe aleyhine kurulan kumpasların mimarı TFF’ye mi, Fenerbahçe’ye mi?

Deniliyor ki Fenerbahçe’nin olmadığı bir ligin parasal değeri düşer, bütün kulüpler zarar görür.

Evet bu doğru, bütün kulüpler zarar görür ama en çok zararı da Fenerbahçe görür.

“Yayın havuzundan çekiliriz” bir tehdit değil. Bunu hala öğrenememiş olmamız da çok ilginç. Süper Lig, TFF’nin bir organizasyonu, yayın hakları ona ait. Bu havuzdan çekilirim demenin bir anlamı yok çünkü çekilemezsiniz, çekilirseniz maçlarınızı istediğinize satamazsınız, bu zaten ligden çekilmek anlamına da gelir.

Futbolun geniş kitleler tarafından izlendiği ülkelerin hepsinde bir ortak nefret objesi sayılabilecek en az bir kulüp vardır.

İtalya’da Juventus, İngiltere’de Liverpool, Sir Alex döneminde ManU, şimdilerde de Almanya’da Red Bull Leipzig böyle bir nefret objesidir.

Milan ile Fiorentina maçında tribünlerde Juventus’a lanet yağdırılması çok şaşılacak bir durum değildir. Herkes Juventus’u yenmek ister. Başka takımla oynarken bile!

Bunun çok basit bir açıklaması var: Diğer kulüplerin taraftarları için büyüklük ölçüsü bu kulüplerdir.

Türkiye’de de öyle görünüyor ki ortak nefret objesi Fenerbahçe.

Bu da çok normal. Türkiye’de futbol oynanmaya başladığı günden beri Fenerbahçe böyle bir nirengi noktası.

Onun için herkes Fenerbahçe’yi yenebilmek için canını dişine takıyor, Fenerbahçe’yi yenince bayram ediyor, yenilince hakemi, sahayı, federasyonu suçluyor!

Bunda şaşılacak bir şey yok, futbol denilen oyunun doğal sonucu.

Fenerbahçeli taraftarların hemen her maçtan sonra “şampiyonluktaki rakiplerimize karşı, bize karşı oynadıkları gibi oynamıyorlar” diye yakınması da normal.

Çünkü büyüklüğün ölçüsü bu: Fenerbahçe’yi yenmek!

Bunu değiştiremezsiniz.

İngiltere’de Champion Ship liginde oynayan Millwall taraftarlarının söylediği tribün şarkısı şu: “Kimse bizi sevmez, umurumuzda değil.” (No one likes us, no one likes us, no one likes us, we don’t care! We are Millwall, super Millwall! We are Millwall from The Den!)

Kimse sevmezse sevmesin, umurunuzda olmamalı, siz Fenerbahçe’siniz, tarihiniz bu.

Ertuğrul Özkök geçenlerde yazdı; Fenerbahçe’nin kuruluş tüzüğü, 2005 yılında bir sahafta tesadüfen bulundu.

1913 yılında Osmanlıca ve eski alfabe ile basılmış tüzüğün ikinci maddesi şöyle:

“Fenerbahçe Spor Kulübü’nün kuruluş amacı vatan gençlerini, vatanın korunmasına ve askeri seferberliklere hazırlamaktır.”

İkinci Balkan Savaşı’nda Kavala ve Dedeağaç’ın kaybedilmesinin hemen ardındaki psikoloji içinde yazılmış bir tüzük ve 1. Dünya Savaşı ile onu takiben Kurtuluş Savaşı’nın da eli kulağında olduğu günler.

Fenerbahçe o günden beri bazı çevreler tarafından sevilmiyor.

Osmanlı döneminde kapatılmaya, başka kulüplerle birleşmeye zorlanmasının nedeni bu.

Kurtuluş Savaşı’nda işgalcilerin ve işbirlikçilerinin (bugünkülerin dedeleri yani) nefretini çekmesinin, ezilmek istenmesinin nedeni de bu.

Fetullahçı çetenin ve bugünkü kripto uzantılarının Fenerbahçe’yi hedeflerine koymasının nedeni de bu.

Fenerbahçe teslim olmayı bilmiyor çünkü.

Fenerbahçe yönetimine düşen görev bu tarihe saygılı olmak ve gereğini yerine getirmek.

Mızıkçı çocuklar gibi “küstüm oynamıyorum” bizim tarihimizde yok.

3 Temmuz kumpasının olduğu günleri hatırlayın.

O baskı ortamında bile susup, kenara çekilmeyen Fenerbahçe’yi yönetmek, direnme gücüne sahip olmayı da gerektiriyor.

Direnin, yanınıza müttefikler toplayın ve en azından lig bitene kadar yabancı hakem talep edin.

Kimse ayak oyunlarıyla, şiddetle korkutarak, kumpaslar kurarak Fenerbahçe’yi yıkamaz. Şarkısı bile var, tribünlerde söyleniyor:

“Daha 19 yaşında / Düşlerinde özgür dünyada / Öptüğün çubuklu forma / Yaşayacak anısında / Ali İsmail Korkmaz, Fenerbahçe yıkılmaz!”

—————————-

Biraz da gülelim – “Liderlik şeyi”

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Kurum:

“Burcumun özelliğini taşıdığımı düşünüyorum. Boğa burcuyum. Liderlik şeyi vardır boğada. Ben de onu taşıdığımı düşünüyorum.”

————————–

Kuzu, kurdu nasıl tahrik etmişti?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Isparta mitingine üzerinde “Emeklilikte adalet yoksa oy da yok Reis” yazan tişörtle girmek isteyen vatandaşın miting alanına girmesine izin verilmedi.

Haberin başlığını görünce, olabilir, güvenlik güçleri miting alanına böyle bir giysi ile girmesinin, diğer vatandaşları “tahrik edebileceğini” düşünmüş ve vatandaşın kendi güvenliği için buna izin vermemişlerdir diye düşündüm.

Biliyorsunuz “müteharrik” bir halkımız var.

Maç sonucuna sevinerek ya da böyle bir tişört giyerek Türkleri tahrik edebilmek mümkün.

Neye tahrik olacaklarına da kendileri karar veriyor zaten, sizin “acaba ne yapsam tahrik olmazlar” diye düşünmenize de gerek yok.

Hatırlarsınız, derenin alt ucunda su içen kuzu da derenin üst başındaki kurdu böyle tahrik etmişti.

Ancak sonra fark ettim ki güvenlik görevlileri vatandaşı gözaltına almışlar, ifadeye çekmişler!

Niye?

Niye böyle olduğunu artık biliyoruz çünkü “ılımlı otokrat” bir ülkede yaşıyoruz.

Bu, şimdilik sadece ifade almalarını, belki mahkemeye de göndermelerini sağlıyor.

Devlet Bey’in hayalindeki düzen geldiğinde oracıkta doğrudan kafasına da sıkabilirler, onu o vakit konuşuruz diyeceğim ama konuşamayız zaten.

Aynı gün Elazığ’da YRP tarafından asılan bir pankart belediye zabıtaları tarafından zorla söküldü.

Pankartın üzerinde “Ahlak Yoksa Yolsuzluk Vardır” yazılıydı.

Gördüğünüz gibi sadece bu dört kelimelik bir cümle bile bir AKP’li Belediye Başkanı’nın kendini kaybetmesine ve zabıtaları görevlendirmesine yol açabiliyor.

Isparta’da, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin mitinginde “adalet” talep ederken karakolu boylayan vatandaşın durumu ile “ahlak yoksa yolsuzluk var” diyen siyasi partinin durumu aynı.

Elazığlı Belediye Başkanı’nın bu nedenle sinirlenmesini anlayabiliyorum çünkü hatırlarsınız Ahmet Davutoğlu Başbakan iken bir siyasi ahlak yasası çıkarmaya niyetlenmiş, Erdoğan’dan “böyle yaparsanız çalışacak belediye başkanı bulamazsınız” fırçasını yiyip, yerine oturmuştu.

Adam belli ki “çalışmak” istiyor, o arada cereyan edecek olayların ahlak dışı kabul edilmesinden rahatsız oluyor.

İşte “Türkiye yüzyılının” şafağı böyle geçiyor.

—————————-