Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, göreve geldikten sonra suçluları korkudan tirtir titretecek bir açıklama yaptı.
Yasa dışı bahis, kumar, suç örgütleri ve insan kaçakçılığına karşı operasyonların artacağını söyledi.
Çetelerin kamu düzenini tehdit eden faaliyetlerine kesinlikle izin verilmeyeceğini vurguladı.
“Göç kaçakçılığına karışan yapılanmaların” (sanıyorum insan kaçakçılığı yapan çeteler bunlar) hedefte olduğunu söyleyen Bakan Bey, “bu suç ağlarına nefes aldırılmayacağını” açıkladı.
“Vatandaşın huzur ve güveni öncelikli” dediğini de okuyunca bir rahatlıktır sardı beni.
Bu AKP çok ilginç bir parti.
2002 yılından beri tek başına iktidarda ama partinin üyelerinin ve sempatizanlarının önemli bölümünden bunu saklamayı başarabilmek gibi bir özelliği var.
Bakın mesela yeni Bakan Mustafa Çitçi Bey, daha önce bu partinin Valisi olarak çalışıyordu.
Ama gelin görün ki onun bile AKP’nin iktidarda olduğundan, kendisinden önceki Bakan’ın da AKP’li olduğundan haberi yokmuş, sanki kendisi seçimi yeni kazanıp işbaşı yapmış gibi konuşabiliyor.
Çiftçi’den önceki bakan göreve geldiğinde de böyle olmuştu hatırlayacaksınız.
Çetelerle ve suç örgütleriyle savaşta yeni bir sayfa açılacağı söylenmiş, operasyonlar gırla gitmişti.
Zaten daha önceki de aynı şeyleri söylemişti. Göz açtırmayacaktı, şöyle olacaktı, böyle olacaktı.
Gele gele geldiğimiz yer yine aynı: Çetelerin tepesine çökülecek!
Ya yeni Bakan’dan öncekiler işlerini yapmadılar ya da Türkiye öyle verimli bir toprak ki çetelerin önü arkası kesilemiyor!
Bir bakan geliyor hepsini tepeliyor, ikincisi geliyor bir de bakıyor ki her yer tepelenecek çete dolu!
Lunaparklardaki kurbağa tokmaklama oyunu gibi, birinin kafasına tokmağı vuruyorsun bir de bakıyorsun öbürünün kafası dışarıda
Benim fikrimi merak etmezler biliyorum ama görev devir tesliminden önce iki bakan bir araya gelip biraz konuşsalar, yararlı olacak sanki.
Son haberlere bakılırsa yeni Bakan kendisinden önceki bakanın atadığı kadrolarda da büyük çaplı değişiklikler yapacakmış.
Zaten o da ilk iş olarak kendisinden önceki bakanın tayin ettiği müdürleri filan değiştirmişti.
Demek ki eski bakanların tayin ettikleri pek o kadar da matah kişiler değilmiş.
Bundan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız?
Anayasa’ya göre yürütmenin başı da sonu da Cumhurbaşkanı.
Bakanları o tayin ediyor, bakanlar, bakan yardımcılarını bile seçemiyorlar.
Her yeni bakan eskilerin tayin ettiklerini değiştirdiğine göre eskiler iyi seçim yapamamışlar.
İyi adam seçmeyi bilmeyen bakanı seçen kimdi peki?
İşleri ehline teslim edeceği sözünü vererek vatandaşın oyunu alanın bir sorumluluğu yok mu bu işte?
———————————-
Adalet Bakanı görevini yanlış mı biliyor?
Söz yeni bakanlardan açılmışken çiçeği burnunda Adalet Bakanı’nı atlamak yakışık almaz diye düşündüm.
Bu makama gelebilmek için az beklemedi, ne denirse yaptı ve sonunda muradına erdi.
O da göreve başladıktan sonra ilk mülakatını “yarı resmî” a haber televizyonuna verdi.
Umarım bunu söylediğim için bana kırılmaz ama kendisini biraz fazla önemsiyor gibi geldi bana.
“86 milyonun Adalet Bakanıyım” dedi, gaza basmışken duramadı tabii: “Seksen altı milyon vatandaşımızın hak ve hukuk sorunlarının, mağduriyetlerini dinlemek için bu göreve atandım.”
Normal olarak Adalet Bakanlarından böyle bir şey beklemeyiz.
Vatandaşın ihtiyaç duyduğu adaleti sağlamak görevi “yürütme” organına değil, “yargı” organına ait bir görevdir çünkü.
Eğer siyasi bir kişilik olarak adaleti dağıtma görevini kendisi üstlenecekse yandı gülüm keten helva!
Nitekim tutuklular ile avukatlarının görüşmelerini kısıtlayacağını da söylüyor:
“Tutuklularda cezaevinde avukatla istediği zaman yirmi dört saat görüşebilir. Yani gece üçte de avukata gitse tutukluyla görüşebilir. Ama hükümlülerde böyle bir şey yok. Yani özellikle tutuklularda böyle bir boşluk var. Avukatlar rahat bir şekilde görüşebiliyor, ona şahsi notlarını verebiliyor, mektubunu verebiliyor. Yani burada kanunda, yani bu düzenleme yapılması gerekiyor.”
“Tutuklu” diye tarif edilen insanlar, henüz aleyhlerinde bir mahkeme tarafından verilmiş karar bulunmayan insanlar demek.
Yani evrensel bir hukuk kuralı olarak “tutuklu” olsalar bile “masum” insanlar bunlar.
Masum insanlar, masum olduklarını kanıtlamak zorunda değildir.
Onların suçlu olduğunu kanıtlamak savcının görevi, buna karar vermek de mahkemenin görevi.
Savcı bunu kanıtlayana kadar masum bir insan avukatıyla görüşebilir; eğer bunu engellemek kısıtlamak istiyorsanız da derdiniz adaleti sağlamak değildir.
Nitekim Bakan Bey’in böyle bir derdinin olmadığını, savcı iken yazdığı iddianamenin ne kadar mükemmel olduğunu anlatmasından da anladık.
Bu metin, adı üzerinde “iddianame”!
Suçun kuşkuya yer bırakmayacak deliller ile ispatlanması aşamasına henüz geçilmedi, mahkeme yargılamayı bitirdiğinde savcılığın bunu başarıp başaramadığını göreceğiz.
O zamana kadar tutuklu da olsalar, o iddianame ile suçlanan kişiler masum.
Masum kişilerin arkasından sanki haklarında bir mahkeme kararı varmış gibi “suç örgütü” filan tanımlamalarını kullanmak da adil yargılamayı etkilemeye yönelik olarak kabul edilmeli.
Bunu ben yapsam, savcı beni hapse attırmak ister, kanun öyle.
Ama Adalet Bakanı yapınca bu daha vahim bir durum, çünkü Adalet Bakanı aynı zamanda o kararı verecek hâkimlerin “amiri” konumunda, HSK’nın başı.
Şimdi hangi hâkim, Bakan’ın çok iyi yazdığını iddia ettiği iddianame ile yapılacak yargılamada “tarafsız” olabilir?
Bakan Bey’in ayağının tozuyla kameraların karşısına çıkınca heyecana kapıldığını ve aslında “amacını aşan sözler söylediğini” varsayabiliriz tabii.
Ama söylemeseydi, daha iyiydi.
—————————————
