Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Hayır imam efendi, o iş öyle değil

Hayır imam efendi, o iş öyle değil

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, bir kez daha kendisini başka bir evrende yaşıyormuş gibi hissetti.

“Cuma günü nerelerdelerse çocuklarımızı ve gençlerimizi camiye götürmeliyiz; o saatte okuldalarsa bu doğru değil” dedi.

Erbaş’ın kendi konumuyla ilgili ciddi bir çelişkisi var, normal bir karakter olsa bu görevinden istifa etmiş olması gerekirdi.

Görevi laik bir Anayasa’dan kaynaklanan meşruiyet taşıyor ama o kendisini dini kurallara göre yönetilen bir ülkenin baş imamı zannediyor.

Bir tür kişilik bölünmesi sayılabilir mi bilmiyorum ama bu ikisi bir arada olabilecek bir durum sayılmaz.

Çocukların yeri okuldur.

Camiye isterlerse elbette giderler ama kimse onları kollarından tutup zorla götüremez, gitmek isteyenleri de dayak atarak evlerine yollayamaz.

Bu ülkede vatandaşlar, inançlarını istedikleri gibi yaşayabilirler.

Dini inancı gereği badelenenler bile var, yanmaz kefen satın alıp ahiret gününü huzur içinde bekleyebileceğini düşünenler de.

Kimse bunlara karışmıyor.

Bunu sağlayan şey, cumhuriyetin demokratik ve laik karakteri.

Zorunlu eğitim yaşının dışına çıkan çocukların istedikleri gibi yaşayabilmeleri de mümkün elbette.

Ama zorunlu eğitim çağındaki çocuklar, okullarına düzgün olarak gitmeli ve eğitim almalı ki bu ülke yeniden 1920’lerin başına dönmesin.

Çünkü o bunalımdan bir kez daha çıkabilmenin mümkün olamayabileceğini biliyoruz.

Öte yandan şunu da merak ediyorum:

Niye çocukları zorla camiye götürmek istiyorsunuz?

Bu çocuklar büyür ve akılları başlarına gelirse bir daha sizlerin din diye satmaya çalıştığınız şeylere inanmazlar diye mi?

Eğer böyle düşünüyorsanız haklı olabilirsiniz, aklı başında olan kimse sizlerin din diye sattığı Arap hurafelerine inanmaz.

Ve endişe etmeyin, Allah’ın mesajı, insanlara her yaşta ulaşabilir.

Yoksa siz tersine mi inanıyorsunuz?

————————————-

Milletin iradesine hakaret eden tayin edilmiş adam

Geçtiğimiz hafta İçişleri Bakanlığı bütçesi TBMM’de görüşülürken Bakan Süleyman Soylu ile milletvekilleri arasında yüz kızartıcı tartışmalar oldu.

“Bütçe hakkı” denilen bir kavram var.

İngiltere Kralı John, ülkesinde her ne isim altında olursa olsun vergi konulmasını halkın rızası şartına bağladığında 1215 yılıydı. “Bütün Anayasaların atası”, Magna Carta ilan edilmişti.

O günden beri de vergi koymak, kaldırmak, vergi ile toplanan paranın nereye, nasıl harcanacağına karar vermek halkın temsilcilerine, parlamentolara verilen bir yetkidir.

Meclisler, bütçeyi belirlerler, vergi koyarlar, toplanan vergilerin nasıl ve nereye harcandığını denetlerler.

Bizde de TBMM’nin halkı temsil ettiğine hâlâ inanan benim gibi bir avuç saf, bu hakkın titizlikle korunmasını ister.

Kâğıt üzerinde Türk milleti adına yasama yetkisini kullanan organ Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir, bu hakkı elinde tutar.
Bütçe kanununu çıkarır, yürütme organını gelirleri toplamak ve harcamaları yapmak için yetkilendirir.
Böyle bir yetki olmadan bunların hiçbiri yapılamaz. Yapılıyorsa orada temsili demokrasiden söz edilemez.
Yasama, bütçe yapma yetkisini elinde tutarak yürütmeyi dengeler, denetler.
Eğer Türkiye bir demokrasi değil de bir orta çağ krallığı olsaydı, kral ya da padişah parayı keyfine göre harcardı, kimse de bunun hesabını soramazdı.

O günleri geride bıraktığımız bir yanılsamaymış sanırım, İçişleri Bakanlığı bütçesi görüşmelerinde bunu düşündüm.

Bakan Soylu, tayin ile göreve getirilmiş bir kamu yetkilisi.

TBMM’ye gelip, bakanlığının bütçesi ile ilgili görüşmelerde bütçesini nasıl harcayacağının hesabını vermek ve halkın temsilcilerinden bunun için onay istemek zorunda.

Ama gördük ki Meclis’e gelmiş, tayin edilmiş bir bürokrat olarak halkın temsilcilerine hesap vermek yerine onları aşağılamaya çalışıyor, hakaret ediyor.

Nobran bir tavrı var. Bu tavrıyla Türkçe atasözleri sözlüğüne örnek olay olarak konulabilecek durumda: Hem kel hem fodul hem de şişman herkesten!

Bu atasözünün kafanın üzerindeki saç miktarıyla ve göbek çevresine biriken yağlarla ilgisi olmadığını açıklamama gerek yok sanırım.

“Fodul” kelimesini açıklamak için de Süleyman Soylu mükemmel bir örnek!

Ve Meclis’in manevi kişiliğini temsil ile görevli olan oturum başkanı Soylu’yu sadece seyrediyor.

TBMM’nin manevi kişiliği, bir atanmış tarafından halkın temsilcilerinin bir Meclis oturumunda alenen aşağılanmasından zarar görmüyorsa, neyden zarar görebilir acaba?

Bir kez daha ortaya çıkıyor ki memleketin siyasal İslamcılarının bize satmaya çalıştıkları “milli irade” kavramı bir palavradan ibaret.

Çünkü böyle bir şeye asla inanmıyorlar.

İnansalar, Soylu şu anda çoktan bakanlık görevinden alınmış olurdu.

———————-